İzmir’in Kavakları (Asker mektubu)
Herkese selamlar.
Belli olduğunda herkese buradan duyurmuştum askerlik için İzmir’e gideceğimi. Yaklaşık 65-70 gün oldu ve beni tanıyanların hepsine en kolay buradan erişirim düşüncesiyle geçtim bilgisayarın başına.
Askerliğini yapan arkadaşların bileceği tabirle plakaya düşmüş bulunmaktayım. Şafak 81, yani plaka karşılığı olarak Düzce. Tabii benim askerlik kısa dönem olduğundan, öyle her 100x günlerde, plakaya düşüşlerde ve tertip değişiminde bir karnaval havası estirecek durumum yok. Uzun dönem askerlerin çoğunu kıl edecek kısa bir askerlik yapıyor olmam ve askerliğin yarısı bitmeden kendilerinin bir yılda geldikleri noktaya gelmemin bölük içinde yarattığı gerginliği de hesaplarsak bu tip hareketlere gerek olmadığı açık zaten.
Her şeyden önce merak edenler için belirteyim, askerlikten yana bir sıkıntım yok. Tüm askeri koşullara, selam vermeye, odacılık ve katiplik yapmaya alışmış bulunmaktayım. Sadece denizden eserek İzmir - Çeşme otobanının Narlıdere viyadüğü altından geçip enseme vuran acayip rüzgara alışamadım. Bir de ne olursa olsun alışamayacağımı anladığım, sevdiklerimin ve bana ait olan hayatın yokluğuna… Hatta diyebilirim ki askerlik bende şu ana kadar sadece bu işe yaradı.
Hissiyatlarımdan biraz bahsetmek gerekirse askerlik öncesi anlatılan tonla şeyden şu ana kadar doğru çıkan tek durum, ilk gün geldiğinizde ” Ne oluyor lan, ne bu kıyafet, nerdeyim ben??” demem oldu. Ancak tabii aklını kullanan her Türk askeri, bu işi seve seve yapacak olduğunu içine ne kadar erken sindirirse o kadar rahat eder düşüncesiyle bunu aşmam bir kaç günden fazla sürmedi. Bunu takiben geçmiş hastalıklarımın kontrolü ve üzerine tamamen yepyeni bir ateş vakası eklemem ile acemiliğin yarısını eğitimlerden muaf geçirmeyi başardım. O zamanlar farkında olmadığım bu arazi yeteneğimin sonraları Allah’ın bir lutfu olduğuna inandım. Hatta öyle ki 4 cumanın hepsinde tekrarlanan tabur içtimalarına sadece bir kez katılabildim. Yarbay ben katılıyorum, diye geldi sandım ama meğerse her cuma oradaymış.
Derken bir hafta kadar yürüyüş çalışması ve ben ve 84 arkadaşımın yürüyüşümüzle damga vurduğumuz yemin töreninin ardından onbaşı olarak acemiliğimi bitirdim.
3 gün sonra usta birliğime gitmek için sadece 5 dakika yürümem gerekti. Muhabere Taburu’ndan Karargah -Destek Grubu’na geldim. Karargah Bölüğü’nde yazıcı oldum. Yazıcı dediğimiz şey yazılabilecek her şeyi yazan, ıvır zıvır tüm işlere bakan, bölükle ilgili her türlü soruya muhattap olan, getir götür ve indir kaldır işlerde uzmanlaşan kişi demekmiş. Bunu öğrenene kadar 3-4 haftam daha geçti. Bu arada iyice ortama alışıp günleri de hızlı geçirmeyi öğrendim. Ama ne hikmetse askerlik toplamda geçmiyor, onun yolunu bulamadım.
Günler burada çok düzenli. 6′da kalkıyoruz. 6.30′a kadar kişisel bakım, traş, manikür, kaş alma vs. daha sonra açık büfe kahvaltı (İnanmayanları beklerim.), mıntıka, sabah içtiması, spor, yazıhane işleri, öğle yemeği, çay-kahve-kuruyemiş, yazıhane işleri, akşam içtiması, her gece ayrı sanatçı eşliğinde gazino, 2 günde bir nöbet, tombi yatak. Çok karmaşık değil. Biraz kafayı kullanarak rahat hallediyorsunuz. Bu kısmın detaylarını özel görüşmelerde benden alabilrsiniz.
Kısaca bu şekilde geçen 70 günde 2 tüp diş macunu, 3 adet 3 bıçaklı jilet, 3 adet Protex sabun, 2 adet traş köpüğü, 5000 çay, 1 adet diş fırçası, 70 x 8 adet kekikli yeşil zeytin, 65 x 1 tabak dondurulmuş makarna ve 2 küçük not defteri tüketmiş bulunarak hayatıma devam ediyorum.
Kıyafet seçme problemimiz yok. Seçmişler sağolsunlar. Ayakkabılar iki gün vurdu, baktılar olacak gibi değil ayaklarıma uydular. Parka 3 beden , pantelon sadece 1 beden büyük, gömlek tam. Aldığım donlar ilk yıkamada çektiği için kenarları yırtmaçlı durumdalar. Bu açıdan da çözümleri üretmiş durumdayım.
Koğuşum 150 kişilik. Ama acemilikte üzerimde bir su motoru yanımda da bir aslan müsveddesi yattığı için gürültü altında yatmaya alıştım. Gece sadece nefes almayı, koku duymamayı da burada öğrendim. İlk geldiğimizde insanlar konuşuyor, diye bozuluyorduk, şimdilerde biz konuşuyoruz. Yani bu sorunu da aştım.
Yemek konusu biraz sıkıntılı. Acemilikte yediğimiz dondurulmuş yemeklerin, usta birliğinde sıcak ve nispeten güzel yemeklerle değişmiş olması 20 gün sonra dikkat çekmiş olacak ki yeniden eski düzene dönüldü. Lahana turşusu enjeksiyonu ve tahin-pekmez karışımı favori yiyeceklerim. Her şeye rağmen karnımız doyuyor, kilo vermedim, söylediklerim tamamen arsızlıktan ibarettir. Böyle bilin. Yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda. Kantin tatlı dolu. Asker olduğumu düşünürsek söylenebilecek tek şey, çok şükür.
Bunun haricinde askerlik düşünmek için süper bir yer. Artık ufaktan yırttığım çarpraz nöbetler bu iş için en iyi zamanı yaratıyor. Geçmişi ve geleceği düşünüyor, şimdi şurada olsam, diyorsunuz. Tabii her sivil mefhumda olduğu gibi anılarda da fazlaya kaçmak akıl sağlığı için iyi değil. Dengeyi bulmaya çalışıyorum.
Gelenimin gidenimin çok olması, en sevdiklerimin sıklıkla yanımda olması işimi epey kolaylaştırdı. Telefon sıkıntım olduğu için herkesi arayamıyorum. Ama inanın aklıma gelmeyeniniz yoktur. Bu konuda iddialıyım.
“Askere gitti, adam olur belki” diyen varsa, maalesef hayal kırıklığına uğrayacak. Giderken ne kadar adamsam şimdi de o kadarım. Halimden de gitmeden öncekinden daha memnunum. Beklentisi karşılanmayan varsa kendi bilir kısacası.
Burada 13 Aralık günü hiç tanımadığım bir sürü insanla tanıştım. Asker arkadaşlığı başka oluyormuş. Karargah bölüğüne geldiğim 16 arkadaşım ve ustada beraber olmasam da her fırsat bulduğumda kucaklaştığım birkaç arkadaşımla tanışmış ve onlarla beraber -buradaki uzun dönem askerlerin anlattıkları kadarıyla- daha önce hiç bir kısa dönem tertibin yakalayamadığı 325KD ruhunu yakalayabilmiş olmanın gururunu yaşıyorum.
İşte böyle. Şimdi sitenin esas sahipleri olan okuyucularımızı sıkmadan noktayı koyayım. Herkese İzmir’den selamlar. 20 Mayıs gibi görüşmek üzere.
M.Taylan Esen
Recep İvedikleştik
Geçenlerde Yılmaz Özdil kullanmış bu tabiri: “Recep İvedikleşmek”
İlk 3 gününde 1.2 milyon kişi izlemiş filmi. Şu sıralar 2.2 milyon kişi olmuş bile. İzlenme rekoru ilk filmde: 4.3 milyon. Bu alanda ikinci Kurtlar Vadisi Irak: 4.2 milyon, üçüncü Gora: 4 milyon. Üç Maymun, yurt dışında fırtınalar estirdi, yalnız ve güzel ülkemde 126 bin kişi izledi. Yani yaklaşık 0.13 milyon
Ben ilkine gidememiştim. Televizyonda bir bölümünü izledim. İkincisi rekor üsüne rekor kırıyor. Türk sineması için olağanüstü bir başarı. Şahan Gökbakar’ı da Zoka zamanından beri izlerim. Bence bu kadar seyredilmeyi de hak ediyor.
Ama sorun şu ki 1.2 milyon insanımız nasıl oluyorda bir hanzonun hikayesini seyretmeye bu kadar hevesli anlayamıyorum. Üç Maymun da herkese hitap etmeyebilir ama, insanımızın İvedik’le bu kadar iyi anlaşması sinemamız için başarı olamayacağı gibi, hepimiz için utanç kaynağı olmalı. Sanatın ve özellikle sinemanın, televizyon manyağı halkım üzerinde daha da Recep İvedikleştirici hale gelip, bundan para kazanır olmasını içime sindiremiyorum. Çok yakında düşünce kabiliyetimizi geliştirmek için sanatı değil; sıfır numara zımpara kağıdı kullanmaya başlayacağız.
Halkı hanzo yerine koyup sadece uyuşturucu vererek daha fazlasına mahkum eden ve yıllarca yalnız ve güzel ülkem insanının beyin kıvrımlarını kördüğüm eden rahmetli ve yaşayan tüm siyasetçi, bürokrat, sanatçı ve karanlık aydınlara teessüflerimi gönderiyorum.
Sonunda tıkarsın içeri, olur biter…
Yaklaşık 45 gündür asker olduğum için yazı yazma fırsatım olmuyordu. Esasında epey yazacak şey geldi aklıma, ama yapanlar daha iyi bilir; fırsatlarınız sınırlı oluyor. Bugün bir şans yakaladım ve kaçırmadan yazayım dedim. Tabii her şeyden önce herkese selamlar.
Radikal gazetesinde dün (30 Ocak 2009) ilginç bir başlık gördüm. “Devlet Korumasından Devlet Hapishanesine” başlıklı yazıyı önce çok ciddiye almadım. Malum, bu aralar devlet kendi koruduklarını da kendini koruyanları da hapse atmayı başarı saydığı için gün gün iç sayfalara doğru kayan Ergenekon tantanasının bir haberidir, diye düşündüm. Ancak iç sayfadaki resmi görünce öyle olmadığını anladım.
Genç bir çiftin töre zımbırtısı sonucu yaşadıklarını anlatıyor. Kısaca kız zorla bir akraba ile evlendirilmek isteniyor, sonra sevdiği için kaçıyor; oğlan önce askerden kaçıp sonra yakalanıyor. Askeri ceza evinde evlilik, onaylanmayan evlilik sonucu delikanlının kafasına dört kurşun, kıza devlet koruması. Buraya kadar olan kısmı, zaten gün aşırı üçüncü sayfalarda. Sorun bundan sonrası. Devlet korumayı kaldırınca, kız eve dönemeyince, ahlaksızlık kol gezip düzen olunca kızımız da bir fuhuş baskınında yakalanıveriyor. Şimdi devletin cezaevinde. Herkesten uzak, emniyet altında.
Töre sözü geçince mangalda kül bırakmayan devletin amirleri, kendi korumalarındaki bir genç kıza bile sahip olamamış anlaşılan. Ortalıkta Güldünya hikayeleri dolu dizgin. Hikayemiz bol, kaymağı kalın. Sonuç değişmiyor ama. Mangalda kül bırakmamak için töreden yananların kül olmasını bekleyenler, hayatlarına devam ediyor. Olan, üçüncü sayfadakilere oluyor.
Fatih’in torunlarıyız, kömürcünün kralıyız…
Bildiğiniz üzere seçimler yaklaştı. Oy lazım. Bir miktar propaganda, bir miktar rüşvet ve birtakım ali cengizler sayesinde olmayacak şey yok.
Örneğin; kara çarşafa kırmızı üstüne beyaz altı ok takılabilir. İçi sızlayana Gripin tüm bakkallarda. Ya da poşet poşet kara elmas.
Çarşaf ile ilgili yazı yazmayı şimdilik erteliyorum. Zira ben geçen seçimde CHP’ye oy verdim, demek ki bu eşekliğe bende ortağım. Çıkıp beni benden iyi eleştirecek birileri olacaktır.
Gelelim kara elmas hadisesine. Vereceği bir iki oy karşılığında sahip olmaya layık olduğu en büyük şeyin kaybettiği eşeği olduğunu sanan yalnız ve güzel ülkem insanı, bu seçim döneminde de kömür ve gıda avansı karşılığında keriz gibi teslim olmayı uygun görmüş ve eşeğini “şimdilik” geri almıştır.
Esasında çok yorum yapılacak bir konu değil. Sadece bir şey hatırlatmak niyetindeyim.
Biz madem gerinmemiz gerektiğinde “Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıyız” diyoruz, o zaman vasiyetine de uymamız gerekir.
Osmanlı’nın en önemli üç padişahından biri, İstanbul’un sahibi Sultan 2. Mehmet vasiyetinde buyurur ki:
“Külliyemde inşa ettirdiğim imarethanede şehitlerimizin aileleri ve İstanbul’un fakirleri yemek yiyeceklerdir. Yemek yemeye veya almaya gelemeyen olursa bizzat görevliler, yemekleri hava aydınlanmadan, kimsenin sokaklarda olmadığı zamanlarda, kapalı kaplarla evlerine götüreceklerdir.”
Bir bildiği vardır herhalde.
Askeri adresim…
EGE ORDUSU MU.TB.K.LIĞI NARLIDERE İZMİR
Adrese buradan bakabilirsiniz. Yolu düşeni beklerim.
Gözümüz aydın Obama başkan
Yeni başkanımız sevgili Barrack Obama oldu. Kendisi bizim başkanımız olsa gerek, zira acayip itibar gördü. Bu sabah, “Geceden kalan bir haber var mı?” diye bakmak için televizyonu açtım. Her kanalda son dakika: ABD’nin yeni başkanı OBAMA. Altta daha küçük harflerle: OBAMA ilk siyah başkan oldu.
Ekranın yarısı son dakika yazılarıyla kaplı. Aynı on beş şehit verdiğimizde, Güngören’de bomba patladığında, Anayasa Mahkemesi Kararları açıklandığında olduğu gibi. Arabaya bindim, radyoda haberler: Şampiyon Obama. Internet’e girince her yer Obama. Dün ntvmsnbc’de biz de oy verebiliyorduk. Obama’mı, McCain mi? Obama’yı seçenler arasından yapılan çekilişte bir kişi kendisiyle akşam yemeği kazandı.
Bir an durup ya McCain kazansaydı, halimiz ne olurdu, diye düşündüm. Kendi beyaz, saçlar beyaz.
Ya ülkemizdeki zenciler ne yapacaktı, ya Etoo ne yapacaktı?
Günün ilerleyen saatlerinde piyasalarımız rahatladı. Dolar düştü. Obama’nın başkan olamadığını düşünmek bile istemiyorum. Korkunç.
Bakın bu bugünkü Hürriyet gazetesinin ön sayfası. Bu da 29 Ekim’deki. Yarın’dan itibaren Fanatik gazetesi her gün Obama’nın üç büyüklerin formalarıyla çekilmiş tam sayfa fotoğrafını verecekmiş. Dolmuşa, arabaya asarız artık.
Ayrıca Kenya kardeş ülkemiz oldu. ATV seçimleri Kenya’dan takip eden ekibine, orada, kalıcı bir ofis kuracak. Obama sözde soykırımı kabul ederse bizde edeceğiz.
NTV geceleri NBC ile ortak yayın yapacak. Başlarda yayın Türkçe’ye çevrilecek sonra komple özgün dilinde olacak.
Bir keriz çıkıp “Bize ne lan bunlardan?” derse dövülecek, zenci muamelesi görecek, Sarah Palin ile bir gün geçirmesi sağlanacak.
Obama başkan, Türkiye şampiyon.
Bayrağımızdaki yıldızın eyalet yıldızına dönüşmesi an meselesi.
Not: Irkçılığa karşıyız ayağı yapan herkesin ağzında dolaşan, “ilk siyah başkan” lafı, ırkçılığın daniskasıdır.
Hamilton ve Ferrari - F1 2009 1/3

Az önce biten Brezilya yarışının ardından Lewis Hamilton Sürücüler Şampiyonası’nda, Ferrari de Takımlar Şampiyonası’nda biriniciliği kazandılar.
Geçen seneye göre daha çekişmeli ve olaylı bir yılın ardından şampiyonluk son saniyelerde sahibini buldu. Benim izlediğim süreler içinde ilk kez gördüğüm bir şey bu.
Hamilton’un çok yetenekli olması ve takımı için ilk sürücü olması ona, yıl başında büyük bir avantajla başlama fırsatı sağlamıştı. Geçen senenin şampiyonu Raikkonen’in gölgesinde, takımda son sezonu olması ihtimali ile başlayan Massa ise büyük sıkıntılar altında sezona girdi. Belki bu yüzden de ilk iki yarışta sorunlar yaşayarak zor bir giriş yaptı. Sürüş yetenekleri Hamilton kadar olmasa da latin hırsı ve zekasıyla sezon içinde Massa, farkı kapatarak şampiyonluğu hak ettiğini gösterdi. Tabii Alonso’nun Renault’yu son beş yarışa kadar şahlandıramamasının da etkisiyle meydan Massa ve Hamilton’a kaldı.
Aslında Hamilton ve Massa yaptıkları büyük hatalarla sürekli birbirlerine ikramlarda bulunsalar da bu sonu özellikle Fuji ve Singapur’da kırmızıların başına gelenler hazırladı. Bu açıdan McLaren’in daha soğukkanlı olması onlara pilotlar şampiyonluğunu kazandırdı.
Sezon sonu itibariyle kimin hakettiğine karar vermek bence çok zor. Yarışa daha fazla ilk sırada başlayan, daha çok hızlı tur atan, daha çok yarış kazanan ve daha az ceza alan Massa görünürde Hamilton’a göre daha çok haketmiş görünse de Hamilton’un da özellikle zor koşullar ve yağış altında -ki bu sene bence çok yağmur yağdı, takvimin gözden geçirilmesi gerekir- başarılı oluşu, yarış temposu istikrarı ve soğukkanlılığı şampiyonluk için sahip olunması gereken özelliklerdi.
Takımlar Şampiyonası’nda sonuç son yarışlarda belli olmuş görünse de organizasyon ve sürücüler konusunda daha üstün olan Ferrari’nin şampiyonluğu çok normal. Tersi büyük sürpriz olurdu. Ancak bu durum seneye BMW, Renault ve Toyota’nın devreye girmesiyle çok farklı olabilir.
Formula 1′de değişmesi gereken birçok şey var. Bunlardan sonraki yazılarda bahsedeceğim. Her şeye rağmen keyifli bir yarış sezonu geride kaldı.
Sürücüler arasında öncelikle Massa’yı alkışlamak gerekir. İnanılmaz bir gelişim ve başarı gösterdi. Bunu da hakikaten kimse kendisine inanmadan yaptı. Ayrıca Vettel, Kubica ve Glock ileride şampiyonluk için önemli adaylar olduklarını gösterdiler. Sebastian Vettel’in Ferrari motoru ile gösterdiği başarı, ileride kırmızı bir otomobilin koltuğunda olması ihtimalini kuvvetlendiriyor. Alonso’ya, Raikkonen’e ve Webber’e teessüfleri mi, Kovalainen’e de yarış hayatında artık başarı dileklerimi sunuyorum.
2009 yılı birçok açıdan daha iyi olmaya aday. Belki sonu bu kadar keyifli bitmeyecek ama daha çok çekişme izleyeceğimize eminim.
En uzun sezon sonunda tarihin en genç F1 şampiyonu Hamilton’u ve Ferrari’yi tebrik ederim.
Yassah hemşerim! Yasssssaaaahhhhh
Gözümüz aydın, blogger da kapatıldı. Diyarbakır Mahkemesi Digiturk’ün başvurusu üzerine kaçak Digiturk yayını yaptığı gerekçesine dayanarak blogger’ı kapattı.
Şimdi olayı anlamak için yüzeysel olarak teknik altyapısına bakalım. blogger aynı bu sayfalar gibi (Zamanında bu sayfalar da blogger’da yer alıyordu.) çevrimiçi günlüklerin tutulduğu, buradan farkli olarak sadece sayfa ve resimlerin barındırıldığı, dış alanlardaki bilgilere aracılık yapan (üzerinde barındırmayan), 2000′li yılların “blog” yeniliğinin öncüsü olarak kurulan ve 2003 yılında Google tarafından satın alınan ücretsiz bir ağ alanı oluşturma hizmeti. Yani blogger’da sadece yazınızı barındırabilir ya da istediğiniz resimleri tutabilirsiniz. Bırakın Digiturk’ü, video veya başka bir çoklu ortam nesnesi yükleyemezsiniz. Üstelik blogger sizden beş kuruş para almaz. Zira verdiği hizmet kısıtlı. Nedeniyse başına ileride bela olmaması. Yani adamlar bunu düşünmüş. Saygıdeğer mahkeme kararına göre, blogger zaten hiç barındırmadığı bir şey yüzünden kapatılıyor. Birisinin “Maltepe Pazarı’nda kaçak Windows satılıyor” dediği için hapise atılması gibi bir şey. Maltepe Pazarı ve kaçak windowsçu yerinde duruyor. Adresi başkasından almak ya da el altından ulaşmak mümkün.
Bu kapatma kararları alındıkça acaba benim teknik altyapısını bilmediğim diğer hususlarda da mahkemeler benzer kararları mı alıyor diye düşünüyorum. Esasında adli sistemin durumu da ortada.
Aynı mahkemenin Resmi Gazete’nin ağ alanını barındıran Başbakanlık alanını, sık sık Anayasa ve temel hak ve özgürlüklere aykırı kanunları yayınlıyor diye kapatması gerekmez mi? Ya da her türlü ahlaksızlığın barındırıldığı gazete alanlarını? Ya da tüm Internet’i ? Bence geç bile kaldılar.
Ama sorun değil şimdi bu olayı topluca bir güzel kınarız, olur biter.
Ampuller pırıl pırıl yanıyor. Yalnız ve güzel ülkemizin ışığı gitgide sönüyor.
Futbol asla sadece futbol değildir
Haftasonu yine maça gittim. Yine burnumdan geldi.
Annemin her Beşiktaş Ankara’ya gelişinde istediği ve bir türlü çeşitli sebeplerden gidemediğimiz maça pazar günü sonunda gittik.
Geçen seneki Sivasspor-Oftaş maçından ders almayan bendeniz yine türlü sorunlarla boğuştum.
İlk önce maçtan iki buçuk saat önce stadyuma gitmeme rağmen bilet bulamadım. “E takımın durumu fena değil, hoca yeni, bulamam tabi” diye düşünüp, Gençlerbirliği’nin de deplasman takımına az yer ayırmasından dolayı alternatif yollar arayışına girdim. Sonuçta aynı arayışta olan 100 - 150 kadar Beşiktaş taraftarı ile, Ankara’daki her maçta olduğu gibi Gençlerbirliği maraton tribününden biletimizi aldık. Bu arada annemde stadyuma geldi ve giriş kapısına doğru gittik.
Boş kapıdan girecekken kapıdaki güvenlik görevlisi “Beyfendi içinize bakabilirmiyim?” gibi şiirsel bir soru sordu. Formayı görünce sizi bu kapıdan alamam burası Gençlerbirliği tribünü diyiverdi. Ben de annemi içeri gönderip, sırasıyla özel güvenlik, polis, ankaragücü tribün lideri(!) ve bir iki zırzopla tartışmaya başladım. Kendileri içeride yüzlerce Beşiktaş’lı olması, bileti forma ile aldığımız, maç seyretmek isteyişimiz gibi mantıklı açıklamalarımıza karşı çıktılar. En acısıda polisin “kavga çıkar arkadaşım olmaz” demesiydi.
Bu kadar tartışmanın üzerine tribune girmem şart oldu. Ancak tabii tek başına girmek olmazdı. Taraftar dışarıda kalır mı? Hemen ufak bir operasyon ile formalar pantolonların içine uygun bir şekilde yerleştirildi. Bu arada bende içeri üzerimde yüzde yüz pamuklu bir fanila ile girmek zorunda kaldım. Girince gördük ki tribündeki 1000 kişinin 900ü Beşiktaş’lı. Neyse artık içerideyiz.
Maç saati yaklaşırken takım sahaya çıktı, alkış kıyamet herkeste bir hareketlenme oldu. Bunu duyan bir kaç tane kendini bilmez (her zaman söylendiği gibi yapıcaz artık, bunun sorululuğunu tüm Gençlerbirliği taraftarına atmak olmaz, nedense!) bizim tarafa doğru koşarak geldi ve kalem, su gibi ufak tefek atılabilir cisimleri alkışlayanlara doğru attı. Poliste bu olanlar karşısında kalkıp “Arkadaşlar bağırmayın, alkışlamayın lütfen” dedi ve bize doğru gelen arkadaşlara sarılarak yerlerine götürdü. Daha sonra bu arkadaşlar yanlarına bir kaç kişi daha alıp tribün içine doğru girmeye kalkıştılar. Tabii buna Beşiktaş’lılarda karşılık verince ortalık karıştı. Neyse ki bir iki ufak tokat ve 2-3 sıra üstten aşağıya uçma dışında önemli bir hadise olmadı. Ama polis tüm bu olanlar sonunda yine taaruz eden tarafı yerine gönderirken, Beşiktaş taraftarını “sizi yan tribüne alıcaz ama dışarıdan geçeceksiniz” diyerek, tribünden çıkarttı ve tabii ki de diğer tarafa almadı.
Bu numarayı yemeyen ben dahil yaklaşık 150 kişi ise polislerin güvenlik için ayırdığı boş bölüm yerine Gençlerbirliği taraftarları arasına gönderildi. Tahminen daha güvenli olur diye düşündüler. Bizim takım 13 dakika da 3 gol atarken sevinmeyi yasaklayan, üzerindeki üniforma ve eline hayatı boyunca geçebilecek en kıymetli şey olacak otoriteyi, sadece vatandaşa bağırmak için kullanan polis, Gençlerbirliği tarftarlarının sürekli küfür etmesine razı geldi. Bizde evde çayımızı içip maç seyretmek varken, tüm rezillikler arasında tribunde olmayı tercih ettik.
Özetle şunlar oldu: Tribünler bomboşken beşiktaş tarftarına bilet satılmadı. Daha sonra üzerimizde forma ile bilet’ aldik, ama aynı formalarla tribüne alınmadık. Sonra girdik, baktık her yer siyah beyaz, 5-10 tane terbiyesiz istemedi diye çoğu kişi dışarı çıkarıldı, kalanlar rakip arasında sessizce oturduk. Gol attık adam gibi sevinemedik. Polisin tüm terbiyesizliklerini katlandık. Resimdeki hayatında ilk kez maça gelen ufaklığın sürekli ağladığını, polisin bunlara da bağırdığını gördük.

Sonuçta bunu şikayet edebileceğimiz tek yasal yetkili olan polise anlatsak, neden girdin o tribüne diyecek. Ne kadar da haklı.
Maalesef benim yalnız ve güzel ülkem bu rezilliklerin arasında yaşamayı haketmeyen insanlarla dolu.
Fazıl Hüsnü Dağlarca
“…İçim sızlıyor. Büyük yerlere çıkmış insanların dillerini kullanmamalarını işittikçe, gördükçe içim sızlıyor. Ben diyorum ki; bunlar içeri girmiş düşman orduları, tanklarıdır. Temizlenmelidir.”
NTV Ve İnsan programındaki söyleşisinden
“…Ben kendimi Türkçe’nin bir türlü bekçisi sayarım. Her sözcüğü kullanmak isterim ki, ilerideki çocuklar, gençler Türkçemizin o sözlerini unutmasınlar. İsterim ki Türkçe yok olsa -bunu bir yerde de söylemiştim- benim kitaplarımda Türkçe’nin tümünü bulsunlar. Eksiksiz tümünü.”
NTVMSNBC ile yaptığı söyleşi
Bu sözlerin sahibi, Türkiye’nin en büyük şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca vefat etti.