Hafta sonu Sivasspor – Gençlerbirliği Oftaş futbol maçına gitme gibi bir şanssızlık yaşadım. Sivasspor’un bu sezonu başarılı geçirmesinin babamda yarattığı heyecan ve toprak özlemi önceki haftadan maç için sözleşmemize neden olmuştu.

Maç günü babamın erken gitme ısrarlarına, “nasıl olsa ufak takım maçı kalabalık olmaz” düşüncesiyle direnişlerim stadyuma vardığımızda büyük bir utanç duymama neden oldu. Esasında utancı duyması gerekenin kim olduğuna karar vermekte hala zorlanıyorum.

Zira bir futbolseveri hasta edecek neredeyse her şeyi yaşadık. İlk olarak stadyum otoparkından faydalanamadık. Sebep olarak bize otoparkın basın, polis, yöneticiler (diğer adıyla protokol) vs. gibi futbolun kimin için oynandığını sorgulatan bir grup sayıldı. Biz de büyüklerimize saygı gösterip araçlarına yaklaşmamayı kabullenerek arabamızı stada 500 metre uzaklıkta park kılıklı bir yere bıraktık. Stada girerken çekirdeğimizi aldık, ilk polis tacizinden geçip bilet almak için gişeye gittik. Ancak Sivasspor taraftarına bilet stadın diğer tarafında satıldığı için ilk gişeden elimiz boş ikinciye doğru yürümeye başladık. Yürüyüşümüz sırasında karşımıza sevgili köpeğiyle bir polis çıktı ve “buradan geçemezsiniz” diyerek bize yolu yaklaşık 3 katına çıkaracak bir güzergah çizdi. Kabalık edip neden diye sorunca da “geçemezsiniz arkadaşım” şeklinde tatmin edici bir cevap verdi. Polise saygımızdan belirttiği yolu takip ederek gişeye ulaştık ve en azından tarif ettiği yol doğru olduğundan kendisine şükran duyduk. Biletlerimiz aldık, ikinci polis tacizinden sonra kapalı tribün girişini sorunca koca statta tüm taraftarlar için zaten sadece bir tribünün açık olduğunu, onunda girişinin az önce yanından geçtiğimiz insanların oluşturduğu sıranın ucunda olduğunu öğrendik. 25.000 kişilik stadyum bomboşken tek bir kapıdan ortalama dakikada 2 kişinin girebildiği bir sistemle seyirci almak kimin aklından çıktı bilmiyorum ama tabii ki seyirci maç başladığında hala dışarıda olduğu için huysuzlanıyordu. Tam bu huysuzluk anlarında yurdum insanı tarafından keşfedilmiş bir şeyin içinde buldum kendimi. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda 2′şerli olarak sıralanmış kızgın kalabalık yaşadığı rezaleti yuhalamaya başladı. Ama bu kadar mı organize olunur? Kimse kimseyi kırmıyor. Sıra da birinin aklına “niye bekliyoruz burada” sorusu gelip yuhlamaya başlamasını takip eden mikrosaniyeler içinde stadyum çevresi inliyordu. Ancak bu sırada başka bir yurdum insanı icadı olan tepkilere kayıtsız kalma devreye girdi ve bizim tribüne girişimiz ancak maçın 28. dakikasında oldu. Bu sırada 3. kez polisler tarafından mıncıklanmayı artık yadırgamaz olduk. Balık istifi görünümünde bir grup Sivasspor taraftarıyla samimi biçimde maçı izlemeye başladık. Önümüzdeki tarlada spor yapmaya çalışan zavallı 22 arkadaş hakemin sürekli olarak çaldığı ve benim yeni olduğuna kanaat getirdiğim düdüğü sayesinde donarak ilk yarıyı tamamladı.

Devre arasında sahaya buzdan donan çimleri iyice berbat etmeye yönelik arkasında silindir taşıyan bir traktör girdi. Traktör şöförü tarla görünümlü sahada o kadar havaya girdi ki futbol sahalarında görmeye pek alışık olmadığımız biçimde bir trafik kazası yaşandı. Traktör şöförü silindiriyle devre arasında ısınan futbolculardan bir tanesinin bacaklarını şöyle bir yokladı ve gülümseyerek sahayı terk etti. Ama devre arasında gördüğüm en acı olay bu değildi. Stadyum köftesi diye andığım içindeki kıyma miktarı bulgur miktarının yaklaşık dörtte biri olan köfteler yerlerini dondurulmuş köftelere bırakmıştı artık. Bunun hüznünü yaşarken ikinci yarı başladı. Çekirdek yiyerek ısındığımız ikinci yarının sonunda da Sivasspor biz tribüne daha giremeden attığı ve bu yüzden göremediğimiz gol ile maçı 1-0 kazandı.

Stadyumdan çıkıp polisin daha önce tarif ettiği yoldan arabamızın bulunduğu yere gidecekken karşımıza yine bir polis çıktı. Giderayak tekrar bir tacize uğrayacağız diye düşünürken polis bize geldiğimiz yolunda kapatıldığını belirtti. Dayanamayıp yine nedenini sorunca “otobüs çıkacak, geçemezsiniz. İsterseniz bekleyin otobüs çıkınca geçersiniz” cevabını aldık. “İyi bekleyelim ne zaman çıkar?” diye karşılık verince polis abimizin gayet sakin “yarım saat, bir saat falan sürer” şeklinde herkesi kendi gibi işi gücü yok sanan cevabıyla iyice rengimiz attı. Bu kezde geldiğimiz yolun 3 katı daha yolu geçerek arabamıza ulaştık.

Yani özetle maça zamanından 20 dakika önce gittik, 25.000 kişi kapasiteli stadyuma, 10 da biri doluyken girmek için 45 dakika bekledik, maçın tek golünü göremedik, köfte yiyemedik, hakemin maçın keyfini polislerin ise bizim keyfimizi yok etmesini izledik normalde yürümemiz gereken yolun 10-15 katını yürüdük ve -5 derece sıcaklıkta donarak eve döndük.

Giriş kuyruğunda en konuşulan konuya şaşırmayacaksınız: Ondan sonra maça gidilmiyor, stadyumlar boş diyorlar. Maça geliyoruz içeri almıyorlar!
Benim bu aralar en çok tekrarladığım atasözüne de. Üzülerek yazıyorum: Deveye sırtın neden eğri diye sormuşlar. Nerem doğru ki demiş.

1 yorum var

comments rss beslemelerine üye olun ya da geri izleme gönderin
  1. Öncelikle yaşadıgınız rezaleti gerçekten yaşamak istemezdim.Ülkemizde maalesef halk sınıfına verilien deger ’sıfır’.Protokol üyeleri(futbol izlerken para kazananlar)özel otoparklarda özel tirbünlerde özel köfteler yiyerek maçını izliyor.Biz(futbol izlemek için emek harcayan para veren takımı için tezahürat yapan maça gitmek için kız arkadaşımıza binbirtürlü yalanlar uyduran)ise hertürlü rezalet hakkımızmış gibi maruz bıraklıyoruz…

Yorumunuzu yazın

Yorum yazmak içingiriş yapmışolmalısınız.

RSS beslemelerine üye olun