Archive for Eyll, 2008
Yeni alan aynı tantana…
Uzun zamandır aklımda olan şeylerden biri, bu alanda başkalarına söz verebilmekti. Zaten burada bahsettiğim konuların bir çoğu eş-dost postalarından gelen yazılarla ilgili oluyordu. Bu konuda hakkını şimdiye kadar teslim etmediklerimden de yeri gelmişken özür diliyorum. (fallen art kısa filminin burada olmasını ve size ulaşmasını sağlayan Senem’i listenin önüne alıyorum.)
Sizlerden bana gelen postaların sadece ufak bir kısmını burada yayınlayabiliyordum. Elimde çok uzun bir yayınlanacaklar listesi var. Bunun önüne geçmenin en iyi yollarından biri gelen yazıları sizlerin bu alana koyması olacak. Bu konuda en muzdarip kişi olan Erdinç’in beni harekete geçirmesi sonucu, yeni bir platform oluşmasına karar verdik. Alanı RSS beslemeleri ile takip edenlerin fark etmiş olabileceği üzere, son 4-5 yazı bana ait değil. Posta listesindeki kullanıcılar bundan haberdar olmayabilirler, çünkü posta modülü bozuldu
Bu yazıları ve yenilerini sahiplerinin haklarını teslim etmek amacıyla, ortak bir platform üzerinden sunmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Bu amaçla da yeni bir alan hizmete giriyor.
tantana.biz
Bu yeni alan anlatacak, paylaşacak şeyleri olan, bildiği bir konuyu bilmeyenlere öğretmek isteyen, gelen bir postayı başkalarına gönderip unutulmaktansa, tekrar tekrar okunabilecek hale getirmek isteyen ve özellikle bir dileğin gerçekleşmesi için gelen postanın 7-20 arası kişilerden oluşan gruplara acil olarak ulaştırılması gereken durumlarda, tüm postayı değil tek bir bağlantıyı yollayarak, sadece ülkemizde olan bant genişliği kotasına takılmak istemeyen herkese açık olacak.
Yani kısaca aynı tantana olacak sadece herkes tarafından koparılacak. Alanımın ilk sloganı olan “kuru gürültünün turuncusu” olacak.
Şimdilik sadece alanın taslağı hazır. Bugün yarın öncelikle bu alandaki yazılar, daha sonra yenileri tantana.biz de olacak ve tabii ki posta listesindeki herkese ulaşacak.
Bir taraftan taylanesen.net aynı şekilde devam edecek. Benim yazdıklarım hem burada hem tantana.biz de olacak. Postalar gelmeye devam edecek.
Umarım amacını yerine getirebilen bir alan olur.
Şimdi buradan bazı arkadaşları göreve davet etmek istiyorum. Sayın Balci, Karaağaoğlu (kendisi en sağlam teknoloji temelli blogun sahibidir), Özen, Kabaş,Mutlugiller, Öcal ve Kızar. Öncelikle sizlerin yoğun katkılarını bekliyorum haberiniz olsun.
Hadi göreyim hepimizi…
Kadın Programları ve Eğitim
Üyelerimizden sevgili Ceren Taylan’dan mükemmel tespitler içeren çok güzel bir köşe yazısı…
“Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
Kadın programları izler misiniz? Mesela “Sabahların Sultanı” , “ Su Gibi”, “Esra Ceyhan’la” …ve benzerleri gibi ? Bu sorum sadece kadınlara değil erkeklere de. İzler misiniz?
Ben fırsat buldukça izlerim; izleyenlerin yorumlarını bile dinlerim.
Bana göre sabah programları, halkımızın içler acısı durumunu ortaya seren ve aslında şu anda nasıl bir ‘katakulli’ içerisinde olduğumuzu gösteren çok önemli göstergelerdir.
Artık her gün ayrı bir komplo teorisi ürettiğim güzel ülkemde bizlere aşılanmak istenen derin cehaletin bence en büyük yayın araçlarıdır sabah programları. Nasıl mı?
Türkiye nüfusunun %52 si kadındır; nerdeyse yarı yarıya. Peki, bu kadınların büyük çoğunluğu nerdedir? Maalesef evlerinde. Sabah kocasını işe, çocuklarını okula gönderen bir kadını ne yapar? Tabii ki televizyonu açar; ya izler ya açıkken iş yapar ama televizyon açıktır. Ve o eskilerin aptal kutusu dediği alet, başlar kadınlarımızı eğitmeye. Bir gün iki gün etkilenmese insan üçüncü gün artık kulak vermeye başlar ister istemez. Şimdi sizler “o programlarla kim eğitilir ki canım?” diye sorabilirsiniz. Ama haksızsınız. Çünkü bizim halkımız okumayı sevmez, bileni dinlemek yerine bilmeyenin atıp tutmalarını dinler, merak ettiği şeyi açıp okuyarak öğrenmek yerine gider birilerine sorar ve o birileri de maalesef kendilerinden bir gömlek üstün değildir.
Hedef neden kadın? Çünkü eğer bir ülkenin hem yarı yüzdesine sahip olan hem de kalan yarısına ilk eğitimlerini verecek olan bu %52’lik kesim cehalete sürüklenirse, tüm Türk toplumunun nereye gideceğini varın siz düşünün; anca geriye, anca geçmişe anca sefalete ve esarete.
Bu komployu sadece şimdiki idareye yüklemek istemem, bu uzun yıllardır süre gelen cehaleti geliştirme ve yayma politikalarının bir sonucudur. Ve şu anda bunun en üst noktasını yaşamaktayız. Pek çok konuda ya eksik bilgiye sahibiz ya da ona bile sahip değiliz. Kişisel ve toplumsal eksikliklerimizin yanı sıra, bize dayatılan öğrenme şekilleri de bu eksikleri desteklemekten ileri gidememekte. Kendini o veya bu şekilde aydın ilan eden kesimin ise halkı yönlendirmeden çok uzak olduğunu sadece kendi çıkarlarını yönlendirdiği ise su götürmez bir gerçek.
Bu cehalet sonucunda kaybedilen ve kaybedilmeye mahkûm olan nedir peki? Yazarken bile içime korku salan bir gerçek ne yazık ki, VATANIMIZ.
“Bir millet, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla kaimdir.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
Saygılarımla,
Ceren Taylan
Madenlerimize Sahip Çıkmak…
Maden Muhendisi Çağlar Çakar, yeraltı kaynaklarımız ile ilgili temel politikayı değerlendirmiş ve Maden Mühendisleri Odası’nın yaklaşımdaki yanlışlıkları detaylı olarak özetleyen bir duyurusunu da ekte bağlantı olarak sunmuş.
Biz de sizlerin değerli dikkatlerinize sunuyor, bağlantıdaki duyuruyu da mutlaka okumanızı rica ediyoruz.
Arkadaslar,
Tahmin ediyorum ki hemen hemen bir cogunuz duymussunuzdur veya biliyosunuzdur ulkemizin yeraltı kaynaklarinin zenginligini. Bunlarin basinda da bor ve komur gelmektedir ki, Turkiye bu madenlerin dunya rezervlerinin cok buyuk bir oranina sahiptir.
Bunlar bizim sahip oldugumuz bir hazinedir. Ancak izlenmekte olan yanlis politikalar bu hazinelerimizi bir bir yok etmekte ve anlamsizca baska guclerin eline teslim etmektedir.
Kendi ozkaynaklarini kullanarak kalkinmak yerine bunlari baskalarina kullandirarak git gide gerileyen ve bunun bedelini kendi halkina odeten zihniyete karsi, TMMOB Maden Muhendisleri Odası’nın 17.09.2008 tarihinde bu konu ile ilgili yayinladigi duyuruyu hepinizle paylasmak istiyorum.
Önce bilinclenmemiz sonra bilinclendirmemiz gerekiyor. Bu hepimizin gorevidir!
Caglar CAKAR
http://www.maden.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=3217&tipi=3&sube=0
Keske Burada Olsaydın! (Wish You Were Here! )
Burcu Taykurt’un yazisini begeninize sunuyoruz..
1964 yılında Syd Barrett(gitar), Roger Waters(bas gitar), Nick Mason(Davul) ve Richard Wright (klavye) ile kurulan efsane rock grubu kurucu üyelerinden Richard Wright bugün hayatını kaybetti. 1980’de gruptan ayrılıp, 1987’de gruba tekrar katılan Wright’ın “Wet Dream” (1978) ve “Broken China” (1996) adında iki adet solo çalışması bulunmaktadır. Klavyesi ile grubun tarz belirleyicisi olan Wright’ın ölüm haberini okuduğumda mırıldanmaya başladım “Hey you! Out there in the cold, getting lonely, getting old, can you feel me?” (Hey sen, disarida, sogukta yaslanan, beni hissedebiliyor musun?)
Milyonları fethettiler, 1995’te ise beni…
Progresif ve ‘psychedelic’ tarzda yapılmış bir albümdü “Ummagumma” (1969). Babamın kasetlerini sakladığı ayakkabı kutularını karıştırırken bulmuştum o kaseti. Bantları döndükçe kopacak gibi sesler çıkıyordu. Rahmetli Yavuz Gökmen sayesinde ‘cd’lerine sahip oldum. Hürriyet Gazetesi’ne kendisini ziyarete gittiğimde, beni Cinnah Caddesi’nde kitap, kaset, ‘cd’ satan bir dükkana götürmüş, istediğimi almamı söylemişti. Gözüme ilk çarpan ‘cd’lerin bulunduğu alan olmuştu. Hemen gidip ”Ummagumma” albümünü aldım, sahip olduğum ilk ‘cd’ydi. Sonrasında tüm arşivi tamamladım ve bugün beni hüzünlendiren hatıralarımda bir Pink Floyd albümü fonda çalmakta. 1997’de “Wish you were here” (keske burada olsaydin) bir İzmir özleminde çaldı benim icin. Şimdi ise ““Remember when you were young, you shone like the sun…” (seni gencken hatirliyorum, gunes gibi parliyordun) çalıyor. Wright’i anarken anilar bir daha canlaniyor.
Burcu Taykurt
Ne Yaptık? Ne Yapalım?
Evet sormalıyız aslında ne yaptık şimdiye kadar? Hepimiz zaten iyi eğitim almış, Atatürkçü gençlerdik değil mi? Zaten duyarlıydık, önem veriyorduk dünya barisina, entellektuellige, laiklige, yasam kalitesine…
Zaten yeterdi kafamizin icinde onem veriyor ve soruldugunda boyle cevap veriyor olmak. Bilinclendirmek icin cevremizi yeterliydi yalnizca e-posta mesajlari iletmek..
Bana sorarsaniz “Yeterli mi?” diye, cevabim malesef “Hayir”. Aslinda sunu itiraf etmek gerekir ki, saglam anayasal ve kulturel temeller uzerine yeterli seviyede bir sosyal refah ortami gelistirebilmis ulkelerde yalnizca bireysel farkindalik yeterlidir bu degerleri ve duzeyi korumaya hatta gelistirmeye.
Ancak malesef cesitli nedenlerle devlet altyapisi uzerine sosyo-kulturel ve sosyo-ekonomik atilimlarini getirememis, en azindan devamliligini saglayamamis ulkelerde bireysel farkindalik, ulkesine cekirdekten faydali olmak yerine, kendini bir an once bireysel farkindaligin takdir gordugu ve sonuc verdigi batili bir ulkeye atma gayreti icinde birakiyor genc nufusumuzu. Dolayli olarak bu durum da bir fayda yaratiyor diyenlerimiz cikacaktir, dogrudur ancak varmak istedigim nokta bu degil.
Oyle dusunuyorum ki, toplumsal olaylar uzerinde farkindalik duzeyi yuksek bireylerin paylasimlarini daha genis kitleler ve daha genis bir konu yeplazesine tasimalari, en azindan paylasimcilarin iclerinde basarabilme heyecanini hissetmelerini ve belki de hatta kitlesel ,cagdas ve yenilikci hareketler icin gerekli tetikleme enerjisini yaratmalarini saglayacaktir.
Gelin donanimlarimizi, tecrubelerimizi, begenilerimizi, duyarliliklarimizi toplumsal olay ve gelismelere suzgec yapip, en uygun platformlarda paylasalim, e-posta mesaji iletmekten bir adim oteye gecelim, belki de cok daha oteye geceriz ne dersiniz?
Yayinlanmasini istediginiz yazilariniz icin sitemizin “iletisim” bolumunden bizlerle temasa gecebilirsiniz.
Ilginize simdiden cok tesekkurler,
Saygilarimla
Erdinc Akbay
Mutsuzlukları suratlarına resimlenmiş insanlar…
Sevgili Burcu Taykurt, sosyal yardim kavramini, kalici cozumlerden uzak bir noktaya tasiyan anlayis hakkinda toplumsal duyarlilik gostermeye davet etmis bizleri. Tantana ekibi olarak yazisini begeninize sunuyoruz:
Hastanelerde bekleyen çaresizler, otobüste tiklim tiklim giderken biraz oksijen istegiyle çaresiz ya da iftar çadirlarinda metrelerce kuyrukta iftar saatini bekleyen insanlarin suratlarina bakin ve resimlestirin beyninizde. Bezgin ve yarinindan umudu kalmamis bir toplum.
Yine bir ramazan ve yine iftar çadirlari… uzun kuyruklari ve bekleyen onca insaniyla. Kimisi hakikaten orada verilecek iki tas yemege muhtaçken, kimisi iftar vakti evine yetisemeyeceginden, kimisi de sirf bedava diye orada bekliyor derken spiker uzatiyor mikrofonu siradaki insana. Aslinda sira ona çoktan gelmis de farkinda olmayan güzel vatandasimiza(!). Ve vatandas cevapliyor: “Belediye baskanimiz olsun, yetkililer olsun, Allah hepsinden razi olsun, bizleri düsünüyorlar böyle bir imkan sunuyorlar…”
Bekir Coskun 4 Eylül’deki yazisinda her ramazan gözlemledigim durumu çok güzel anlatiyor:
“O çadirlar size bir milletin ne halde oldugunu anlatir.Holdingler büyürken, yabanci sermaye gelip kárini katlayip giderken, iktidar sürekasi zenginlesirken ve iktidar ile yalakalari ekonominin iyi oldugunu papagan gibi tekrarlayip dururken…
Gerçek ramazan çadirlarindadir.
Ve çogaldikça çogaliyor çadirlar…
Görmüyor…
Gözüm kör, gözüm…”
Ve en çok canimi acitan gerçekten bahsediyor:
“O çadirlar o insanlara yoksul ve açliklarini hatirlatip gerçegi anlatacagina, onlar çadirlari iktidarin basarisi sayiyorlar.
Ve eminim tümüne yakini AKP’ye oy veriyordur.
Çadirlar hatirina…”
Sadece çadirlarla da bitmiyor. Söylenenlere göre, ki artik yazili kaynaklara bile süpheyle baktigimiz bir zamanda,
son bes bucuk yilda 6 milyon ton kömür dagitilmis. Yani kömür, erzak derken gorunen o ki, bunlari dagitanlar bu isi biliyor!
TGRT spikeri uzatiyor mikrofonu bir teyzeye, sene 2007, kis kapida, “aman oglum bu kömürü vermeseler ben bu kis donar bir kösede ölürdüm.” diyor.
Kime kizmaliyiz? Halki fakirlestiren ve bu hallerini suistimal eden hükümete mi, 3 kurus erzak 5 kurus kömüre ülkeyi satan vatandasa mi?
Yoksa asil suçlu tüm olanlara seyirci kalip sesini duyurmayan bizler miyiz?
Bu gidisle ancak sans eseri bir araba çarpmasi sonucu “Görüyorum!” diyerek açilacak olan kör gözümüz, gördüklerinden vicdan azabi çektiginde çok geç olacak.
Burcu Taykurt
Tebrikler Gizem
Olimpiyatlarda yaşadığımız felaketten sonra Paralimpik olimpiyatlarda sporcularımız büyük başarılar kazanıyor.
Bugün yapılan altın madalya mücadelesinde Okçuluk dalında Gizem Girişmen altın madalya kazandı. Gizem’i benimle aynı lisede okuyan arkadaşlarım tanıyacaklardır. Lisenin ardından Bilkent Üniversitesi İşletme bölümünü şeref derecesiyle bitirmiş olan okçumuz 2004 yılında başladığı spor hayatında zirveye ulaştı.
Ülkemizde sporcuların başarısızlığı için her türlü uğraş sergilenmesine rağmen Gizem’in bunların üstünden gelmesi ve Pekin’den altın madalya ile dönmesi gurur verici.
Tebrikler Gizem
Gül ilk on birde…
Yıllardır futbol izliyorum. Böylesini görmedim. Cumhurbaşkanı’mız milli maç havasına girdi. İlk on birdeki yeri garanti. Pivot santrafor durumunda. Tüm toplar sanıyoruz kendisine gönderilecek. Zira durum onu gösteriyor.
Kendileri Ermenistan’a ziyarete gidiyor. Aslında amaç maça gidip frigo buz yemek.
Bu luzumsuz ziyaret geçmişte yapılan bazı açıklamalarla örtüşüyor. O günlerden kayıtlara geçen konuşmayı, sevgili Erdinç, Metin Aşık’ın satırlarıyla göndermiş. 1993 yılında mecliste Demirel Hükümetinin Ermenistan politikası tartışılıyor. Söz Sayın Gül’de:
“Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir.
HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul) : Beynelmilel protokol o..
ABDULLAH GÜL (Devamla): …Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, ‘Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihai şeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”
Sayın Gül’ün bahsettiği katliam daha önce benim bu alanda bahsettiğim Hocalı Katliamı. Zannediyorum Sayın Cumhurbaşkanı’mız, aynı basınımızın Hocalı Katliamı’nı unuttuğu gibi, bu konuşmasını unuttu. Dahası orada ölen insanları, bizden koparılmak istenen toprakları, Avrupa’lılar gibi soykırımcı gösterilmek istenmemizi de unuttu.
Tabii ki Sayın Cumhurbaşkanı o günden bu yana çok gelişti. Hükümetimizin büyük desteğini alarak, gerizekalı bir “masadan kaçmama” politikasının yürütücüsü olmaya soyundu.
Ama o da ne: Hükümetimiz de bizim zaten masadan kaçmadığımızı, yıllardır tüm Ermeni, Avrupalı ve Amerikalı tarihçileri aynı masaya davet ettiğimiz, tüm belgelerimizi bu masaya yatırmaya hazır olduğumuzu söylediğimizi ve onlardan da ellerindeki belgeleri açmalarını istediğimizi unuttu. Aslında hükümet bunu unutmadı. Bürokratları unuttu. Türk Tarih Kurumu bunu unutturmayabilirdi. Talihsizlik; onunda Ermenistan konusunda yüksek hassasiyeti olan başkanı da yeni göreveden alındı.
Bir terslik var bu işte.