Mart, 2009 tarihi için arşiv.

Herkese selamlar.

Belli olduğunda herkese buradan duyurmuştum askerlik için İzmir’e gideceğimi. Yaklaşık 65-70 gün oldu ve beni tanıyanların hepsine en kolay buradan erişirim düşüncesiyle geçtim bilgisayarın başına.

Askerliğini yapan arkadaşların bileceği tabirle plakaya düşmüş bulunmaktayım. Şafak 81, yani plaka karşılığı olarak Düzce. Tabii benim askerlik kısa dönem olduğundan, öyle her 100x günlerde, plakaya düşüşlerde ve tertip değişiminde bir karnaval havası estirecek durumum yok. Uzun dönem askerlerin çoğunu kıl edecek kısa bir askerlik yapıyor olmam ve askerliğin yarısı bitmeden kendilerinin bir yılda geldikleri noktaya gelmemin bölük içinde yarattığı gerginliği de hesaplarsak bu tip hareketlere gerek olmadığı açık zaten.

Her şeyden önce merak edenler için belirteyim, askerlikten yana bir sıkıntım yok. Tüm askeri koşullara, selam vermeye, odacılık ve katiplik yapmaya alışmış bulunmaktayım. Sadece denizden eserek İzmir – Çeşme otobanının Narlıdere viyadüğü altından geçip enseme vuran acayip rüzgara alışamadım. Bir de ne olursa olsun alışamayacağımı anladığım, sevdiklerimin ve bana ait olan hayatın yokluğuna… Hatta diyebilirim ki askerlik bende şu ana kadar sadece bu işe yaradı.

Hissiyatlarımdan biraz bahsetmek gerekirse askerlik öncesi anlatılan tonla şeyden şu ana kadar doğru çıkan tek durum, ilk gün geldiğinizde ” Ne oluyor lan, ne bu kıyafet, nerdeyim ben??” demem oldu. Ancak tabii aklını kullanan her Türk askeri, bu işi seve seve yapacak olduğunu içine ne kadar erken sindirirse o kadar rahat eder düşüncesiyle bunu aşmam bir kaç günden fazla sürmedi. Bunu takiben geçmiş hastalıklarımın kontrolü ve üzerine tamamen yepyeni bir ateş vakası eklemem ile acemiliğin yarısını eğitimlerden muaf geçirmeyi başardım. O zamanlar farkında olmadığım bu arazi yeteneğimin sonraları Allah’ın bir lutfu olduğuna inandım. Hatta öyle ki 4 cumanın hepsinde tekrarlanan tabur içtimalarına sadece bir kez katılabildim. Yarbay ben katılıyorum, diye geldi sandım ama meğerse her cuma oradaymış.

Derken bir hafta kadar yürüyüş çalışması ve ben ve 84 arkadaşımın yürüyüşümüzle damga vurduğumuz yemin töreninin ardından onbaşı olarak acemiliğimi bitirdim.

3 gün sonra usta birliğime gitmek için sadece 5 dakika yürümem gerekti. Muhabere Taburu’ndan Karargah -Destek Grubu’na geldim. Karargah Bölüğü’nde yazıcı oldum. Yazıcı dediğimiz şey yazılabilecek her şeyi yazan, ıvır zıvır tüm işlere bakan, bölükle ilgili her türlü soruya muhattap olan, getir götür ve indir kaldır işlerde uzmanlaşan kişi demekmiş. Bunu öğrenene kadar 3-4 haftam daha geçti. Bu arada iyice ortama alışıp günleri de hızlı geçirmeyi öğrendim. Ama ne hikmetse askerlik toplamda geçmiyor, onun yolunu bulamadım.

Günler burada çok düzenli. 6′da kalkıyoruz. 6.30′a kadar kişisel bakım, traş, manikür, kaş alma vs. daha sonra açık büfe kahvaltı (İnanmayanları beklerim.), mıntıka, sabah içtiması, spor, yazıhane işleri, öğle yemeği, çay-kahve-kuruyemiş, yazıhane işleri, akşam içtiması, her gece ayrı sanatçı eşliğinde gazino, 2 günde bir nöbet, tombi yatak. Çok karmaşık değil. Biraz kafayı kullanarak rahat hallediyorsunuz. Bu kısmın detaylarını özel görüşmelerde benden alabilrsiniz.

Kısaca bu şekilde geçen 70 günde 2 tüp diş macunu, 3 adet 3 bıçaklı jilet, 3 adet Protex sabun, 2 adet traş köpüğü, 5000 çay, 1 adet diş fırçası, 70 x 8 adet kekikli yeşil zeytin, 65 x 1 tabak dondurulmuş makarna ve 2 küçük not defteri tüketmiş bulunarak hayatıma devam ediyorum.

Kıyafet seçme problemimiz yok. Seçmişler sağolsunlar. Ayakkabılar iki gün vurdu, baktılar olacak gibi değil ayaklarıma uydular. Parka 3 beden , pantelon sadece 1 beden büyük, gömlek tam. Aldığım donlar ilk yıkamada çektiği için kenarları yırtmaçlı durumdalar. Bu açıdan da çözümleri üretmiş durumdayım.

Koğuşum 150 kişilik. Ama acemilikte üzerimde bir su motoru yanımda da bir aslan müsveddesi yattığı için gürültü altında yatmaya alıştım. Gece sadece nefes almayı, koku duymamayı da burada öğrendim. İlk geldiğimizde insanlar konuşuyor, diye bozuluyorduk, şimdilerde biz konuşuyoruz. Yani bu sorunu da aştım.

Yemek konusu biraz sıkıntılı. Acemilikte yediğimiz dondurulmuş yemeklerin, usta birliğinde sıcak ve nispeten güzel yemeklerle değişmiş olması 20 gün sonra dikkat çekmiş olacak ki yeniden eski düzene dönüldü. Lahana turşusu enjeksiyonu ve tahin-pekmez karışımı favori yiyeceklerim. Her şeye rağmen karnımız doyuyor, kilo vermedim, söylediklerim tamamen arsızlıktan ibarettir. Böyle bilin. Yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda. Kantin tatlı dolu. Asker olduğumu düşünürsek söylenebilecek tek şey, çok şükür.

Bunun haricinde askerlik düşünmek için süper bir yer. Artık ufaktan yırttığım çarpraz nöbetler bu iş için en iyi zamanı yaratıyor. Geçmişi ve geleceği düşünüyor, şimdi şurada olsam, diyorsunuz. Tabii her sivil mefhumda olduğu gibi anılarda da fazlaya kaçmak akıl sağlığı için iyi değil. Dengeyi bulmaya çalışıyorum.

Gelenimin gidenimin çok olması, en sevdiklerimin sıklıkla yanımda olması işimi epey kolaylaştırdı. Telefon sıkıntım olduğu için herkesi arayamıyorum. Ama inanın aklıma gelmeyeniniz yoktur. Bu konuda iddialıyım.

“Askere gitti, adam olur belki” diyen varsa, maalesef hayal kırıklığına uğrayacak. Giderken ne kadar adamsam şimdi de o kadarım. Halimden de gitmeden öncekinden daha memnunum. Beklentisi karşılanmayan varsa kendi bilir kısacası.

Burada 13 Aralık günü hiç tanımadığım bir sürü insanla tanıştım. Asker arkadaşlığı başka oluyormuş. Karargah bölüğüne geldiğim 16 arkadaşım ve ustada beraber olmasam da her fırsat bulduğumda kucaklaştığım birkaç arkadaşımla tanışmış ve onlarla beraber -buradaki uzun dönem askerlerin anlattıkları kadarıyla- daha önce hiç bir kısa dönem tertibin yakalayamadığı 325KD ruhunu yakalayabilmiş olmanın gururunu yaşıyorum.

İşte böyle. Şimdi sitenin esas sahipleri olan okuyucularımızı sıkmadan noktayı koyayım. Herkese İzmir’den selamlar. 20 Mayıs gibi görüşmek üzere.

M.Taylan Esen

Geçenlerde Yılmaz Özdil kullanmış bu tabiri: “Recep İvedikleşmek”

İlk 3 gününde 1.2 milyon kişi izlemiş filmi. Şu sıralar 2.2 milyon kişi olmuş bile. İzlenme rekoru ilk filmde: 4.3 milyon. Bu alanda ikinci Kurtlar Vadisi Irak: 4.2 milyon, üçüncü Gora: 4 milyon. Üç Maymun, yurt dışında fırtınalar estirdi, yalnız ve güzel ülkemde 126 bin kişi izledi. Yani yaklaşık 0.13 milyon

Ben ilkine gidememiştim. Televizyonda bir bölümünü izledim. İkincisi rekor üsüne rekor kırıyor. Türk sineması için olağanüstü bir başarı. Şahan Gökbakar’ı da Zoka zamanından beri izlerim. Bence bu kadar seyredilmeyi de hak ediyor.

Ama sorun şu ki 1.2 milyon insanımız nasıl oluyorda bir hanzonun hikayesini seyretmeye bu kadar hevesli anlayamıyorum. Üç Maymun da herkese hitap etmeyebilir ama, insanımızın İvedik’le bu kadar iyi anlaşması sinemamız için başarı olamayacağı gibi, hepimiz için utanç kaynağı olmalı. Sanatın ve özellikle sinemanın, televizyon manyağı halkım üzerinde daha da Recep İvedikleştirici hale gelip, bundan para kazanır olmasını içime sindiremiyorum. Çok yakında düşünce kabiliyetimizi geliştirmek için sanatı değil; sıfır numara zımpara kağıdı kullanmaya başlayacağız.

Halkı hanzo yerine koyup sadece uyuşturucu vererek daha fazlasına mahkum eden ve yıllarca yalnız ve güzel ülkem insanının beyin kıvrımlarını kördüğüm eden rahmetli ve yaşayan tüm siyasetçi, bürokrat, sanatçı ve karanlık aydınlara teessüflerimi gönderiyorum.

Yaklaşık 45 gündür asker olduğum için yazı yazma fırsatım olmuyordu. Esasında epey yazacak şey geldi aklıma, ama yapanlar daha iyi bilir; fırsatlarınız sınırlı oluyor. Bugün bir şans yakaladım ve kaçırmadan yazayım dedim. Tabii her şeyden önce herkese selamlar.

Radikal gazetesinde dün (30 Ocak 2009) ilginç bir başlık gördüm. “Devlet Korumasından Devlet Hapishanesine” başlıklı yazıyı önce çok ciddiye almadım. Malum, bu aralar devlet kendi koruduklarını da kendini koruyanları da hapse atmayı başarı saydığı için gün gün iç sayfalara doğru kayan Ergenekon tantanasının bir haberidir, diye düşündüm. Ancak iç sayfadaki resmi görünce öyle olmadığını anladım.

Genç bir çiftin töre zımbırtısı sonucu yaşadıklarını anlatıyor. Kısaca kız zorla bir akraba ile evlendirilmek isteniyor, sonra sevdiği için kaçıyor; oğlan önce askerden kaçıp sonra yakalanıyor. Askeri ceza evinde evlilik, onaylanmayan evlilik sonucu delikanlının kafasına dört kurşun, kıza devlet koruması. Buraya kadar olan kısmı, zaten gün aşırı üçüncü sayfalarda. Sorun bundan sonrası. Devlet korumayı kaldırınca, kız eve dönemeyince, ahlaksızlık kol gezip düzen olunca kızımız da bir fuhuş baskınında yakalanıveriyor. Şimdi devletin cezaevinde. Herkesten uzak, emniyet altında.

Töre sözü geçince mangalda kül bırakmayan devletin amirleri, kendi korumalarındaki bir genç kıza bile sahip olamamış anlaşılan. Ortalıkta Güldünya hikayeleri dolu dizgin. Hikayemiz bol, kaymağı kalın. Sonuç değişmiyor ama. Mangalda kül bırakmamak için töreden yananların kül olmasını bekleyenler, hayatlarına devam ediyor. Olan, üçüncü sayfadakilere oluyor.

Bildiğiniz üzere seçimler yaklaştı. Oy lazım. Bir miktar propaganda, bir miktar rüşvet ve birtakım ali cengizler sayesinde olmayacak şey yok.

Örneğin; kara çarşafa kırmızı üstüne beyaz altı ok takılabilir. İçi sızlayana Gripin tüm bakkallarda. Ya da poşet poşet kara elmas.

Çarşaf ile ilgili yazı yazmayı şimdilik erteliyorum. Zira ben geçen seçimde CHP’ye oy verdim, demek ki bu eşekliğe bende ortağım. Çıkıp beni benden iyi eleştirecek birileri olacaktır.

Gelelim kara elmas hadisesine. Vereceği bir iki oy karşılığında sahip olmaya layık olduğu en büyük şeyin kaybettiği eşeği olduğunu sanan yalnız ve güzel ülkem insanı, bu seçim döneminde de kömür ve gıda avansı karşılığında keriz gibi teslim olmayı uygun görmüş ve eşeğini “şimdilik” geri almıştır.

Esasında çok yorum yapılacak bir konu değil. Sadece bir şey hatırlatmak niyetindeyim.

Biz madem gerinmemiz gerektiğinde “Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıyız” diyoruz, o zaman vasiyetine de uymamız gerekir.

Osmanlı’nın en önemli üç padişahından biri, İstanbul’un sahibi Sultan 2. Mehmet vasiyetinde buyurur ki:

“Külliyemde inşa ettirdiğim imarethanede şehitlerimizin aileleri ve İstanbul’un fakirleri yemek yiyeceklerdir. Yemek yemeye veya almaya gelemeyen olursa bizzat görevliler, yemekleri hava aydınlanmadan, kimsenin sokaklarda olmadığı zamanlarda, kapalı kaplarla evlerine götüreceklerdir.

Bir bildiği vardır herhalde.

RSS beslemelerine üye olun