Author Archive

You Tube’a uzanan eller kirilsin…

YouTube’ u yasaklamayı amaçlayan ülkelerden biri olan Pakistan sınırları içerisinden 24 Şubat’ta başlatılan bir ağ saldırısı sonucunda youtube.com alanına giden tüm trafik yaklaşık 1 saat süresince Pakistan’a doğru yönlendi. Sonuç olarak istekte bulunan kişilerin bazı bilgileri toplanırken youtube’un serviside bu süre boyunca kesildi.

Hikayenin teknik detayları için buraya tıklayın.

Hepimize büyük geçmiş olsun…

Röportaj Mimi

“Röportaj Mimi de ne oluyor?” sorusuna mahal vermeden açıklamamı yapayım. Röportaj Mimi, blog sahiplerinin çevrelerindeki eş, dost blogculara yine çevrelerindeki diğer blogculardan gelen bir kaç soruyu yöneltmesi sonucu oluşan bir zincir.

Sevgili OnurKa’da beni mimlemiş. Kendimle röportajıma vakit kaybetmeden başlayayım.

Sorular ve cevaplarım şöyle:

1.Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
Kendi adıma bir alanım olsun düşüncesiyle aldığım taylanesen.net içerisinde ne eklesem diye düşünürken Onur’un blogunu gördüm ve eğlenceli olacağını düşünerek kendiminkini oluşturmaya karar verdim. İlk yazımıda Google’ın Bloogger hizmetini kullanarak 8 Haziran 2007’de yazdım.

2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Belli bir konu ya da eğilim yok yazılarımda. Ama bir çatı altında toplayayım dersem, çoğu paylaşmak istediğim şeyler. Genel olarak içimden geldiği gibi yazıyorum. Bu da iyi kötü yazılarımda bir tarz oluşmasını sağlamıştır herhalde.

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Çok fazla sayılmaz. Ancak genelde evde yazdığım için yazıların sonuna doğru bir miktar uykudan feragat etmiş olabiliyorum. Uyku bana hiç bir zaman yetmediği için bu durum da çok olağanüstü sayılmaz.

4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan beklenti yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Henüz eğlenceli olmaya devam ediyor. Bir gün beklenti yüzünden yazacağımı düşünmüyorum. Sonuçta benim yazmak istediğim şeyler olması, bu işi keyifli yapan.

5.Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Keyif aldığım ve paylaşabildiğim surece devam edeceğim.

Bende bu zinciri, bir blogu olma zamanı çoktan geçmiş olan sevgili İbrahim ile, ilk yazılarından biri olmasını sağlamak amacıyla devam ettiriyorum

Çevrimiçi Gramafon

Sanat müziği ve Türkçe Sözlü Batı Müziği sevenlere, fasıla gideceğim, dağarcığımı genişleteyim diyenlere, annesi oğlum/kızım ne var şu internette, dediğinde cevap vermek isteyenlere ağ alanımızın bir armağanı:

taylanesen.net Yurttan Sesler Korosunu takdim eder…

http://radyobirzamanlar.com

Hepimiz radyoodtü’yüz

Bu sayfalarda siyasi yazı yazma gibi bir adetim yok. Ancak bir miktar böyle gözükebilir. Yine de aksi icin çalışayım.

Geçen salı günü (25 şubat) akşam saat 20′de arabada radyoodtü açık giderken, müzik çalmamasından gıcık kaparak ne anlatıldığını dinledim. Saat başı olması nedeniyle genç arkadaşlar günün haberlerini veriyordu.

Sıradaki haber Hocalı Katliamı’nın yıldönümüydü. Birçoğumuz için bir şey ifade etmeyen,bilenlerin çoğunun unutmuş olabileceği bu olay; 1992 yılında Ruslar tarafından desteklenen Ermeni Ordusu’nun Azerbeyacan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı şehrinde resmi kaynaklara göre 613, resmi olmayan kaynaklara göre 1.300 kişiyi tam tabiriyle katletmesi.

Olayın bu şekli ile haberlere konu olması gayet doğal. Hatta kardeşimiz dediğimiz bir halkın başına gelen bir felaket olması bunu en önemli haberlerden birisi olmasını bile sağlar.

Ancak bu noktada radyoodtü’deki sunucunun da işaret ettiği bir sorun var. Bu haber gün içinde herhangi bir gazete, radyo veya televizyon kanalında yer bulamamış. Bu durum en çok (hatta göründüğü kadarıyla sadece) radyoodtü’yü rahatsız etmiş olacak ki; yıllardır dinlediğim radyoda ilk kez bir habere yorum yapıldığına şahit oldum. Kısaca söylenen şuydu: “Diaspora denen soytarı topluluğu her yerde istediklerini söyleyip, söyletip, kabul edilmesine uğraşıp, kısmen de başarılı olurken ve bizim basınımız bunlara fazlasıyla yer verirken; kendi insanımızın katledilmesi unutulup, unutturulmak istenip halka sunulmuyor. Birilerinin işlerine ne geliyorsa, nasıl haberler yapılması isteniyorsa o yapılıyor.”

Zaten her yanı ile takdir ettiğim bir radyodur. Bu hareketleri ile radyoyu işleten, diğer radyolara göre bir avuç genç arkadaş, ne kadar büyük olduklarını bence ispatladılar.

Geçen sene başından beri toplumca olmadığımız kişi, girmediğimiz kılık kalmadı. Ama gördüğüm kadarıyla bir radyoodtü olamadık.

Hocalı Katliamı ile ilgili gerçekleri öğrenmeye buradan başlayabilirsiniz. Sözde Ermeni soykırımı ile ilgili gerçekler için ise Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “Türk’ün Türk’e propagandasını yapıyoruz” sloganı ile çıkan Tarih Gelecektir kitabını okumanızı tavsiye ediyorum. Kitap yaklaşık 150 sayfa ve sadece 5 YTL’ye satılıyor.

Turkcell Süper Lig artık bitsin – Devenin sırtı 1

Hafta sonu Sivasspor – Gençlerbirliği Oftaş futbol maçına gitme gibi bir şanssızlık yaşadım. Sivasspor’un bu sezonu başarılı geçirmesinin babamda yarattığı heyecan ve toprak özlemi önceki haftadan maç için sözleşmemize neden olmuştu.

Maç günü babamın erken gitme ısrarlarına, “nasıl olsa ufak takım maçı kalabalık olmaz” düşüncesiyle direnişlerim stadyuma vardığımızda büyük bir utanç duymama neden oldu. Esasında utancı duyması gerekenin kim olduğuna karar vermekte hala zorlanıyorum.

Zira bir futbolseveri hasta edecek neredeyse her şeyi yaşadık. İlk olarak stadyum otoparkından faydalanamadık. Sebep olarak bize otoparkın basın, polis, yöneticiler (diğer adıyla protokol) vs. gibi futbolun kimin için oynandığını sorgulatan bir grup sayıldı. Biz de büyüklerimize saygı gösterip araçlarına yaklaşmamayı kabullenerek arabamızı stada 500 metre uzaklıkta park kılıklı bir yere bıraktık. Stada girerken çekirdeğimizi aldık, ilk polis tacizinden geçip bilet almak için gişeye gittik. Ancak Sivasspor taraftarına bilet stadın diğer tarafında satıldığı için ilk gişeden elimiz boş ikinciye doğru yürümeye başladık. Yürüyüşümüz sırasında karşımıza sevgili köpeğiyle bir polis çıktı ve “buradan geçemezsiniz” diyerek bize yolu yaklaşık 3 katına çıkaracak bir güzergah çizdi. Kabalık edip neden diye sorunca da “geçemezsiniz arkadaşım” şeklinde tatmin edici bir cevap verdi. Polise saygımızdan belirttiği yolu takip ederek gişeye ulaştık ve en azından tarif ettiği yol doğru olduğundan kendisine şükran duyduk. Biletlerimiz aldık, ikinci polis tacizinden sonra kapalı tribün girişini sorunca koca statta tüm taraftarlar için zaten sadece bir tribünün açık olduğunu, onunda girişinin az önce yanından geçtiğimiz insanların oluşturduğu sıranın ucunda olduğunu öğrendik. 25.000 kişilik stadyum bomboşken tek bir kapıdan ortalama dakikada 2 kişinin girebildiği bir sistemle seyirci almak kimin aklından çıktı bilmiyorum ama tabii ki seyirci maç başladığında hala dışarıda olduğu için huysuzlanıyordu. Tam bu huysuzluk anlarında yurdum insanı tarafından keşfedilmiş bir şeyin içinde buldum kendimi. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda 2′şerli olarak sıralanmış kızgın kalabalık yaşadığı rezaleti yuhalamaya başladı. Ama bu kadar mı organize olunur? Kimse kimseyi kırmıyor. Sıra da birinin aklına “niye bekliyoruz burada” sorusu gelip yuhlamaya başlamasını takip eden mikrosaniyeler içinde stadyum çevresi inliyordu. Ancak bu sırada başka bir yurdum insanı icadı olan tepkilere kayıtsız kalma devreye girdi ve bizim tribüne girişimiz ancak maçın 28. dakikasında oldu. Bu sırada 3. kez polisler tarafından mıncıklanmayı artık yadırgamaz olduk. Balık istifi görünümünde bir grup Sivasspor taraftarıyla samimi biçimde maçı izlemeye başladık. Önümüzdeki tarlada spor yapmaya çalışan zavallı 22 arkadaş hakemin sürekli olarak çaldığı ve benim yeni olduğuna kanaat getirdiğim düdüğü sayesinde donarak ilk yarıyı tamamladı.

Devre arasında sahaya buzdan donan çimleri iyice berbat etmeye yönelik arkasında silindir taşıyan bir traktör girdi. Traktör şöförü tarla görünümlü sahada o kadar havaya girdi ki futbol sahalarında görmeye pek alışık olmadığımız biçimde bir trafik kazası yaşandı. Traktör şöförü silindiriyle devre arasında ısınan futbolculardan bir tanesinin bacaklarını şöyle bir yokladı ve gülümseyerek sahayı terk etti. Ama devre arasında gördüğüm en acı olay bu değildi. Stadyum köftesi diye andığım içindeki kıyma miktarı bulgur miktarının yaklaşık dörtte biri olan köfteler yerlerini dondurulmuş köftelere bırakmıştı artık. Bunun hüznünü yaşarken ikinci yarı başladı. Çekirdek yiyerek ısındığımız ikinci yarının sonunda da Sivasspor biz tribüne daha giremeden attığı ve bu yüzden göremediğimiz gol ile maçı 1-0 kazandı.

Stadyumdan çıkıp polisin daha önce tarif ettiği yoldan arabamızın bulunduğu yere gidecekken karşımıza yine bir polis çıktı. Giderayak tekrar bir tacize uğrayacağız diye düşünürken polis bize geldiğimiz yolunda kapatıldığını belirtti. Dayanamayıp yine nedenini sorunca “otobüs çıkacak, geçemezsiniz. İsterseniz bekleyin otobüs çıkınca geçersiniz” cevabını aldık. “İyi bekleyelim ne zaman çıkar?” diye karşılık verince polis abimizin gayet sakin “yarım saat, bir saat falan sürer” şeklinde herkesi kendi gibi işi gücü yok sanan cevabıyla iyice rengimiz attı. Bu kezde geldiğimiz yolun 3 katı daha yolu geçerek arabamıza ulaştık.

Yani özetle maça zamanından 20 dakika önce gittik, 25.000 kişi kapasiteli stadyuma, 10 da biri doluyken girmek için 45 dakika bekledik, maçın tek golünü göremedik, köfte yiyemedik, hakemin maçın keyfini polislerin ise bizim keyfimizi yok etmesini izledik normalde yürümemiz gereken yolun 10-15 katını yürüdük ve -5 derece sıcaklıkta donarak eve döndük.

Giriş kuyruğunda en konuşulan konuya şaşırmayacaksınız: Ondan sonra maça gidilmiyor, stadyumlar boş diyorlar. Maça geliyoruz içeri almıyorlar!
Benim bu aralar en çok tekrarladığım atasözüne de. Üzülerek yazıyorum: Deveye sırtın neden eğri diye sormuşlar. Nerem doğru ki demiş.

Ağ üzerinde engelleri aşmak

Şirketlerde genellikle internet trafiğini denetlemek, bant genişliğini korumak ve kullanıcıların çalışma sürelerini eğlence amaçlı ağ alanlarında gezerek boşa harcamasını engellemek amacıyla farklı içerik filtreleme yazılımları kullanılıyor. Bu yazılımlar özetle, bilgisayarınızdan çıkan trafiği dinleyerek, engellemenin gerekli görüldüğü yerlerde devreye girip, yaratmaya çalıştığınız bağlantıyı kopartıyor.

Yerel ağınızda bunu aşmak kullanıcı seviyesinde çok kolay değil. Ancak benden duymuş olmayın VPN (Virtual Private Networking – Sanal Özel Ağ) teknolojileriyle bunun üstesinden gelmek mümkün. VPN ‘nin altında yatan, sizin trafiğinizin bilgisayarınızdan başlayan ve engellemeleri aşabileceğiniz bir ağa kadar uzanan bir tünelden geçirilip, bu ağdan internete çıkış yapmanızın sağlanması. Bu şekilde sizin ağ trafiğinizi yerel ağınızda maskeleyerek filtreleme yazılımından kaçırmak mümkün oluyor. Tabii bunun için kurumunuzdaki güvenlik duvarında VPN ile ilgili izinlerin açık olması gerekiyor. Benim şirketimde açık ve Websense filtreleme yazılımını aşabiliyorum.

Hotspot Shield Logo

Bu amaçla kullanabileceğiniz yazılımlardan bir tanesi Hotspot Shield. Onurka’nın blogunda şu sayfada bahsettiği yazılım sizin trafiğinizin ABD üzerindeki sunucular üzerinden internete çıkmasını sağlıyor.

Hotspot shield’i ayrıca, sadece ABD’de ki kullanıcılara hizmet veren Pandora gibi ağ alanlarına da bağlanmak için kullanılabilirsiniz.

Gözönünde bulundurulması gereken bir konu bu şekilde trafiğinizin yabancı bir ağdan geçiyor olması. Bu yüzden benim tercihim, bu şekilde bir bağlantı üzerinden kişisel bilgilerinizi (parola, posta adresleri vs.) kullanmayacağınız ağ alanlarına erişmek.

Açıkçası bu şekilde bir bağlantı şirketlerin güvenlik politikasını delmek anlamına geliyor. Ancak eğer bu bağlantıyı kurabiliyorsanız, o güvenlik politikası zaten yeterince işe yaramıyor ve bulunması şirketin kendini kandırmasını sağlıyor demektir. Açıkları şirketimize göstermek için zararsız bir yöntem. Denemekten çekinmeyin bence.

AnchorFree firmasının ürünü olan Hotspot Shield eklentisini buradan indirerek kurabilirsiniz.

Sibirya Soğukları

Ülkemiz yıllık Sibirya Soğukları günlerini yaşamaya başladı. Sansasyona bayılan basın yayın kuruluşlarımızın “geberene kadar üşünecek hava” anlamına getirmek için kullandığı bu tamlama artık herkes tarafından o kadar benimsenmiş durumda ki, insanımızın Sibirya’yı Erzurum’un bir kasabası olduğunu düşünmesi an meselesi. Zira kendisi Balkan’lara kafa tutacak seviyede hava durumlarına ve ana haber bültenlerine konu olur durumda.
Kar kiyamet ordekleri
Durum bu şekilde abartılacak kadar vahim olmamasına rağmen bu yılın en soğuk döneminden geçtiğimiz doğru.

14 Ocak 2007 saat 00:58 itibariyle biz evimizde otururken dışarıda hava sıcaklıkları şu durumda:

Ankara -12
Erzurum -30
Kars -29
Kayseri -22
Sivas -28

Ancak Dünya’nın en soğuk yeri ülkemiz değil.

Özellikle Rusya’da ve Kanada’da çok daha soğuk şehirlerle karşılaşmak mümkün. Örneğin an itibariyle Rusya’nın kuzey şehirlerinden 800 nufuslu Oimekon’da sıcaklık -53 derece. Zaten burası Asya kıtasında kayıt edilebilmiş en düşük sıcaklığa 1933 yılında -68 derece ile ulaşmış bir bölge. Bununla ilgili tüm liste için bu ağ alanını önerebilirim. Kanada’nın Yellowknife şehrinde ise şu anda sıcaklık -34 derece. Bu seviye için bile sıcaklık terimini kullanmak kulağa biraz garip geliyor. Moğolistan’ın Ulan-Bator şehri ise -39 derece ile serin bir gün yaşıyor. Sıcaklığın burada da -50 olduğu günlerle karşılaşmak mümkün.

Daha ne kadar soğuk olabilir sorusu aklına gelen varsa, bununla ilgili hizmeti de ayağınıza getiriyorum: Şu ana kadar kayıt edilebilmiş en düşük sıcaklık Antartika – Vostok’ta -89.2 derece olarak ölçülmüş. Bu rakamlardan sonra sevgili basınımızı insaflı olmaya çağırıyorum.

Sıcaklıkların kulağa daha sevimli gelmesini sağlamak için kullanılan en basit yöntem, Kelvin ölçeği kullanmak. Böylece sıcaklığın Antartika’ya gitmediğiniz durumda 200 derece altına düşme şansı bulunmuyor. İçimiz ısınıyor.

İnsanoğlunun arsız olduğunu kabul ederek ve “yazın sıcaklar bitsin diye bu kadar istersek sonumuz bu olur” diyerek, sadece sosyetik evlerin bahçelerinde yaz aylarında telef olmaktan zorla kurtulan Sibirya kurtlarına yarayan bu havaların bir an önce makul sıcaklıklara geri dönmesini diliyorum.

Fallen Art

Fallen Art, Tomek Baginski yönetmenliğinde yaratılmış bir kısa (canlandırma) film.

Savaş ve askerler ile ilgili eleştirel bir yapım.

Ağ alanında(www.fallen-art.com) filmin kısa tanıtımı için yazanlar şöyle:

Pasifik’te, eski, unutulmuş bir askeri üs.
Zorlu görevler yüzünden aklını kaçırmış askerler ve ordunun kurtulamadığı örnek subaylar buraya gönderilirler.
Burada, medeniyetten çok uzaklarda, kanun ve kurallar deliliklerini besler.

Çavuş Al genç ve cesur askerlere sevgisini büyütüyor.
Dr. Friedrich fotoğrafçılık yeteneğini geliştiriyor.
Ve yaşlı, aklen yitik General A sanatını yaratıyor.
Ne kağıt kullanıyor, ne de tuval.
Tamamen farklı bir şeyler deniyor.

Arkamıza yaslanmadan son bir ilave. Film içindeki müzik Fanfare Ciocarlia isimli Romanya kökenli Balkan müziği topluluğuna ait.

Başlıyoruz…..:

Periyodik Cetvel 2.0

Internet ağ alanları üzerine bir kaç çizim. Son resim çok anlaşılır değil. Burada internet üzerindeki uç noktalar birleştirilmiş.

Bence en iyisi periyodik cetvel olmuş.

Periyodik CetvelOnline CommunityWeb TrendInternet Haritası

Yerli Malı Haftası

İçinde bulunduğumuz hafta eskiden, ilkokul zamanlarında, derslerin askıya alınıp sofraların hazırlandığı yerli malı haftası. Artık belirli gün ve haftalara saygımızı yitirdiğimizden mi yoksa yerli malı ürünümüz kalmadığından mıdır bilemiyorum, yerli malı haftası pek revaçta değil.

Sebebin ikincisi olması ihtimali daha yüksek. Örneğin memleketin her yerinden sular kaynaklarından şakır şukur akarken, bakkal ve büfelerimizden yabancı üreticilerin filtreleyip şişeledikleri laneten suyu almak zorunda kalabiliyoruz.

Çok büyük ihtimalle 90′lı yıllarda dogmus çocukların hiç kutlamadığı, yerli malı diye bir ayrım var mıydı diyebilecekleri bu hafta, bana göre tıpkı diğer kültürel değerlerimiz gibi kaybolup gitmiş ve biz farketmemişiz. Maalesef bu gençler cevizli sucuk, fiskobirlik fındığı ve finike portakalını aynı masada göremeyecek.

Yine de hatırlatmakta fayda görüyorum
Yerli malı yurdun malı , her Türk onu kullanmalı