Yeni başkanımız sevgili Barrack Obama oldu. Kendisi bizim başkanımız olsa gerek, zira acayip itibar gördü. Bu sabah, “Geceden kalan bir haber var mı?” diye bakmak için televizyonu açtım. Her kanalda son dakika: ABD’nin yeni başkanı OBAMA. Altta daha küçük harflerle: OBAMA ilk siyah başkan oldu.
Ekranın yarısı son dakika yazılarıyla kaplı. Aynı on beş şehit verdiğimizde, Güngören’de bomba patladığında, Anayasa Mahkemesi Kararları açıklandığında olduğu gibi. Arabaya bindim, radyoda haberler: Şampiyon Obama. Internet’e girince her yer Obama. Dün ntvmsnbc’de biz de oy verebiliyorduk. Obama’mı, McCain mi? Obama’yı seçenler arasından yapılan çekilişte bir kişi kendisiyle akşam yemeği kazandı.
Bir an durup ya McCain kazansaydı, halimiz ne olurdu, diye düşündüm. Kendi beyaz, saçlar beyaz.
Ya ülkemizdeki zenciler ne yapacaktı, ya Etoo ne yapacaktı?
Günün ilerleyen saatlerinde piyasalarımız rahatladı. Dolar düştü. Obama’nın başkan olamadığını düşünmek bile istemiyorum. Korkunç.
Bakın bu bugünkü Hürriyet gazetesinin ön sayfası. Bu da 29 Ekim’deki. Yarın’dan itibaren Fanatik gazetesi her gün Obama’nın üç büyüklerin formalarıyla çekilmiş tam sayfa fotoğrafını verecekmiş. Dolmuşa, arabaya asarız artık.
Ayrıca Kenya kardeş ülkemiz oldu. ATV seçimleri Kenya’dan takip eden ekibine, orada, kalıcı bir ofis kuracak. Obama sözde soykırımı kabul ederse bizde edeceğiz.
NTV geceleri NBC ile ortak yayın yapacak. Başlarda yayın Türkçe’ye çevrilecek sonra komple özgün dilinde olacak.
Bir keriz çıkıp “Bize ne lan bunlardan?” derse dövülecek, zenci muamelesi görecek, Sarah Palin ile bir gün geçirmesi sağlanacak.
Obama başkan, Türkiye şampiyon.
Bayrağımızdaki yıldızın eyalet yıldızına dönüşmesi an meselesi.
Not: Irkçılığa karşıyız ayağı yapan herkesin ağzında dolaşan, “ilk siyah başkan” lafı, ırkçılığın daniskasıdır.
TRT’nin yayınlarında sansür uygulaması geçtiğimiz hafta yine gündeme geldi. Halit Ziya Uşaklıgil’in romanından uyarlanan ve Halit Refiğ’in yönettiği 1965 yapımı Kırık Hayatlar isimli filmdeki bir muayene sahnesinde, hanım hastanın görüntüsü ortadan kaldırılmış. Konuyla ilgili TRT’den yapılan açıklamada, filmin satın alındığı şirketten nasıl geldiyse o şekilde yayınlandığı söylendi. Ancak film 20 yıl önce TRT arşivine girip yayınlanmış ve o günlerde muayene olan kadın hastanın görüntüsüne yer verilmiş. Tuhaf geliyor kulağa.
Bende işim gücüm yok,duruma kadın hastanın sırtının görüntüsünün kesilmesi olarak değil de, daha geniş bir sansür penceresinden bir bakayım dedim.
TRT’nin bu konudaki sicili pek iyi değil. Devlet televizyonu olması sebebiyle ülke çıkarları ile çatışan şeyleri yayınlama konusunda hassasiyet göstermesini yadırgamak elbette mümkün değil. Ancak uyguladığı sansürler ve gerekçeleri bu hassasiyetle pek bağdaşmıyor.
Örneğin Sayın Başbakan’ımızın Sayın Çiftçi’mize “lan” demesinin, TRT kameraları tarafından kaydedilip, “haber değeri olmadığı” gerekçesiyle yayınlanması bana bir tür siyasi sansür gibi geldi. Sayın Bülen Ecevit’in cenaze töreninde Hükümet Yetkilileri Kocatepe Camii’ne girerken atılan sloganlarda, yayının sesinin kısılması ve ardından uzun süredir bağlanılmayan merkez stüdyolarına dönülmesi, bir rastlantıdan fazla sanki. Haber Sendikası üyesi TRT çalışanlarının yeni hazırlanan ve keyfi atamalara izin vermesi nedeniyle adı “TRT’yi tasfiye planı”na çıkan yasayı protesto eden “TRT çalışanlarının” gösterisine yer verilmemesi de bir tuhaf doğrusu.
Bence yaptığı belgeselleri hepimizin izlemesi gereken Banu Avar’ın, “Sınırlar Arasında” programının, Dışişleri Bakanlığı’ndan onay almasına rağmen, TRT tarafından uygun görülmeyerek makaslanması, yayın saatinin sürekli değiştirilmesi ve önce kanalının değiştirilip sonra yayından kaldırılması yine sevgili TRT tarafından “sansür değil kardeşim bu” şeklinde savunuldu.
Tabii ki TRT’den bir BBC olmasını beklemek pek doğru değil. Ancak en azından bir delikanlı çıkıp “kardeşim televizyon benim, babamın malı gibi kullanırım” diyebilse bence daha şık dururdu. Yoksa Belgin Doruk’un sırtını görmek isteyen de görür, protestoları duymak isteyen de duyar, Banu Avar’ın belgeselini seyretmek isteyen de seyreder(Hatta hemen gider ktunnel üzerinden youtube’a Banu Avar diye arar. Özellikle İsveç ve Fransa’yı tavsiye ediyorum).
Benim gücüme giden sürekli olarak çaldıkları eşeklerimizi bize geri vermeyi vaat eden devlet idarecilerimizin, “bunu göstermeyelim, onu da biraz hafifletelim, şuna da haber değil diyelim….. Oooooh mis gibi oldu.” şeklinde hareket edip, yalnız ve güzel ülkemin insanını keriz yerine koymaya çalışması.
Sevgili Erdinç’ten yine harika bir ülkem özeti. 3 maçtır tam da bize uygun şekilde son dakika da kurtardığımız maçlarla sevinmeye devam ediyoruz. Kendimize inancımızın artması güzel ama yine bize özgü bir alışkanlık yaratması an meselesi. Milletçe her sıkıntımızın ardından son dakikada atarız dememize çok az kaldı.
Sayın Çetin Altan’ın yazısını tantana’ya uygun bulmuş Erdinç. Çok da doğru düşünmüş. Teşekkürler.
Öp babanın elini
Özellikle nüfusun erkek kesiminde maç tutkusunun, politik sorunlarla ilgilenmeye ağır basması neden acaba? Örneğin yarın akşam Viyana’da Türkiye-Hırvat maçı başladığı sırada; Başbakan Tayyip Bey de, vatandaşlara hitap etmeye kalksa; TV izleyicilerinin ağırlığı hangi tarafta yoğunlaşır? Lamsız cimsiz biliyoruz ki, maç tarafında.
Kolay değil, tüm dünyada futbol karşılaşmalarına olan merakın; politik çatışmalara olan meraka ağır basmasını, bir analiz süzgecinden geçirmek.
Bir kez futbol maçları görsel; takımlardan hangisinin hasım kaleyi daha çok sıkıştırdığını da açık seçik görüyorsun, kimin kime gol attığını da…
Politikanın sözlü çatışmalarında ise, ne böyle bir görsellik var, ne de açık seçiklik. Kimin kime daha çok gol attığı, politik şutçuların kendi iddialarından ibaret kalıyor. Ne kalecilerin plonjonlarını görebiliyorsun, ne de ağlara takılan golleri.
Futbolun, politikaya ne zaman ağır basmaya başladığının tarihini, saptamak da kolay değil. Ne var ki o tarih, aynı zamanda evrensel bir dönüşümün tarihi. Fransız İhtilali ile başlayan “demagoglar saltanatı”nın da, yavaş yavaş miadını doldurmaya başladığının tarihi.
Böylesi bir dönüşümün anahtarını kim çevirdi, derseniz?.. Elbet de fizikçiler…
Uzay’a gönderilen uydular sayesinde futbol maçları, dünyanın her yerinden izlenebilir duruma gelmeseydi, maçlara karşı duyulan ilgi; “ulus-devlet” modelinin yereline kilitlenmiş demagogların, “saltanat kavgaları”na duyulan ilgiye ağır basabilir miydi?
Gerçi milli maçlarda sağlanan zafer, milli bir coşku duygusallığını volkanlaştırmada… Ancak böyle milli bir duygusallık; yerel politikacıların ne primini artırmakta, ne de onlara karşı ilgiyi…
Maç izleyicileri ve maçlarda tutulan takımlar; “zengin-yoksul” ayrımına göre kutuplaşmıyor. Oysa siyasal kutuplaşmaların saman altında; “mezra, köy, kasaba, taşra, kıyı mahalle, topluluk” ile “toplumlaşmış kent, çağdaşlaşmış ilçe, zengin mahalle” ayrımlarının iskeletleri yatmakta. Milli maç galibiyetlerindeki ortak coşku, temeldeki ekonomik uçurumları bütünleştirmeye yetmiyor.
Mars gezegenine inen ve Mars’ın 1 metre derinliklerinden toprak da almayı başararak, özel deposuna koyan “Ankakuşu”nun yaratıcısı fizikçiler; kim bilir hangi yeni kapıları açmakta insanlığa?
İster misiniz 100 yıl içinde, “Uzay maçları” da oynanmaya başlasın? Kimlerle kimler mi karşılaşacak diyorsunuz; Uzay’da koşabilen astronotlaşmış futbolcularla, Uzay’da da top oynayabilen robotlar…
Türkiye, onca siyasal tartışma içinde, “80 yıllık bütçe harcamalarının neden hiç şeffaflaştırılmadığını” nasıl merak etmiyorsa; fütürist fantezilere de alışık değil. Oysa “fütürizm”, eğlenceli pencerelerden taze oksijenler taşır küflenmiş beylik tatavalara.
Astronot futbolcularla uzay robotları arasında yapılacak bir “Uzay maçı”nda, acaba tüm dünya hangi takımı tutar?
Bir yanda sınır ötesi operasyonlar; bir yanda da ekmek, yaş sebze, elektrik ve akaryakıt fiyatlarına sürekli zam varken; fütürist fantezilerin anlamı mı olur?
100 yıl önce de, cep telefonlarıyla sokakta çekilen fotoğrafların, saniyede Avustralya’ya gönderilebileceğinin fantezileri yapılabilseydi; ola ki Türkiye, hâlâ daha “gelişmiş”lik payesinden bu kadar uzakta kalmazdı.
Eski zamanlarda, yetişkin bir oğlu da olan bir baba; sık sık eve yeni bir kuma getirir ve oğluna, yeni eşini göstererek:
- Öp annenin elini, dermiş.
Bir gün de oğlu, sessizce evlendiği eşini getirmiş eve ve babası kapıdan girer girmez, eşine dönüp:
- Öp babanın elini, demiş.
Babadaki şaşkınlık, eksi sürprizlerin yarattığı şaşkınlıklar için de ortak bir deyim olmuş.
Bakalım, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararlar için kimler:
- Öp babanın elini, diyecek…
Ama hepsinin ötesinde şahlanan merak, yarın akşamki maç… Moraller yüksek mi yüksek…
Kaldı ki, Levent’te ultra modern mekânlar içindeki kafeteryalar da harika; Fenerbahçe Parkı’ndaki Galatasaray Kulübü mutfağının zeytinyağlı enginarı da…
Daha ne olsun yani?
Erdinç’in geçenlerde gönderdiği bir Yılmaz Özdil yazısı. Ben takip edememiştim, sağolsun Erdinç okumamı sağladı. Olağanüstü bir yazardan Kraliçe’nin Türkiye seyahatine kendince bir yorum. Yazıyı buradan aktarırken, aklıma 23 Nisan’da yazdığı başka bir yazıyı daha paylaşmak geldi. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.
Teşekkürler dostum. En çok da Romanya’lardan ilgini kesmediğin için.
Not: İçinde dolaşma şansım oldu. Dolmabahçe Sarayı’nın Beşiktaş Deniz Müzesi arkasındaki kapısı günümüzde Başbakanlık İstanbul ofisinin girişi olarak kulanılmakta.
Kont, Dük filan…
Kayseri eşrafından tornacı Hacı Ahmet Hamdi efendinin oğlu Abdullah, dün akşam, Windsor hanedanının varisi, Kral 6’ncı George’un kızı, Birleşik Krallık Hükümdarı, İngiltere Kraliçesi 2’nci Elizabeth Alexandra Mary ile birlikteydi.*
Rize Güneysulu taka kaptanı Ahmet reisin Kasımpaşalı oğlu Tayyip ise, Yunan Kralı 1’inci George’un torunu, veliaht Galler Prensi’nin babası, Greenwich Baronu ve Edinburgh Dükü, Prens Philip Mountbatten ile sohbet etti.
Atatürk işte budur.
Devrimlerine savaş açılan Mustafa Kemal, takunyalıların öve öve bitiremediği saltanatı kovmasaydı… Abdullah ile Tayyip, ofis olarak kullandıkları Dolmabahçe Sarayı’nda bahçıvan bile olamazdı! Çünkü, bahçıvanlık makamı bile babadan oğula geçiyordu.
Homongoloslar bugün hala “smokin caiz mi, değil mi” diye tartışırken, Mustafa Kemal, batı standartlarını aşan bir vizyonla, Anadolu insanının önünü açmış; tornacı çocuklarına, taka reisi çocuklarına “fırsat eşitliği” sağlamıştı.
Eminönü esnafı imam Ahmet Bey’in kızı “first lady” Hayrünnisa Gül, balkabağının faytona dönüştüğü “peri masalı”nı andıran gecede, Kraliçe’yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem…
Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere’nin Queen Elizabeth’i, dün, hayranlığını özetleyen şu kelimeleri yazdı Anafartalar Kahramanı’nın özel defterine…
“Mustafa Kemal’e saygılarımı sunmak benim için büyük onurdur.”
Emre Belözoğlu’nun Macaristan maçında attığımız golden sonra yaptığı el kol hareketleri yüce basınımız tarafından şiddetli tepkilerle karşılandı. Başta spor yazarları derneği ve neredeyse tamamı artık spor yazarı olan eski futbolculardan oluşan adını tam bilmediğim futbolcular derneği “ayıp ettin Emre, seni asla affetmeyeceğiz… Bittin oğlum sen” şeklinde açıklamalarda bulundu.
Sevgili Emre’de tüm bu olanlar üzerine alışılageldiği üzere “aman abi ben ettim siz etmeyin, yarın öbür gün dönerim ülkeme yüzünüze bakamam” diye düşünerek paşa paşa özür diledi.
Bu özüründen dolayı kendisini şiddetle kınıyorum. Kendilerine karşı en ufak harekette, harekette bulunan haklımıdır haksızmıdır sorgulama gereği duymayan, işlerine geldiği gibi davranan, nasıl sansasyon yaratırım diye insanlara atıp tutan, ellerindeki yayın gücünü saldırı için kullanıp okuyucuya hiç bir şey vermeyen yazarlara karşı Emre’den özür yerine “az bile yaptım, kendi terbiyesizliklerine baksınlar önce” açıklamasını duymak isterdim. Emre’nin yaptığı hareket yazılanlardan sonra gayet normaldi, bu yüzden kendisini savunmayarak özür dilemesine gerçekten üzüldüm. Bu sayede ahlaksız bir biçimde insanlara saldıran yazarların yaptıkları bir kez daha yanlarına kar kalmış oldu. İnsanımızın hakkını savunmaktan kaçmasıda diğer bir üzüntüm.