Archive for the ‘futbol’ Category
Yılmaz hoca memleketine dön
Bugün televizyonda Yılmaz Vural vardı. Yılmaz hoca her zamanki renkli kiÅŸiliÄŸiyle izleyeni gülmekten kırıp geçirirken, 7-2 kaybettikleri maçta oyuncularını neden dövdüğünü anlattı. Bende hangi maçmış bu diye bulayım derken, Wikipedia’da Yılmaz Vural baÅŸlığına da bakayım dedim.
Ne görsem birde. MeÄŸerse sevgili Yılmaz hoca, Dublin’in yerlisi, İrlanda’nın kurucusuymuÅŸ. BildiÄŸimiz İrlanda’nın. Ülke olan. Bu baÄŸlantıda sayfanın resmi var. Düzeltilene kadar esas baÄŸlantıda burada.
Yok artık Wikipedia derken, bir taraftanda belki yanlış hatırlıyorumdur diye ingilizce sözlüğe baktım.
Türk olduÄŸumuz için hemen kınıyoruz bir kere. Ayrıca bir daha da Wikipedia’ya girmiyoruz.
Futbol asla sadece futbol deÄŸildir
Haftasonu yine maça gittim. Yine burnumdan geldi.
Annemin her BeÅŸiktaÅŸ Ankara’ya geliÅŸinde istediÄŸi ve bir türlü çeÅŸitli sebeplerden gidemediÄŸimiz maça pazar günü sonunda gittik.
Geçen seneki Sivasspor-Oftaş maçından ders almayan bendeniz yine türlü sorunlarla boğuştum.
İlk önce maçtan iki buçuk saat önce stadyuma gitmeme raÄŸmen bilet bulamadım. “E takımın durumu fena deÄŸil, hoca yeni, bulamam tabi” diye düşünüp, GençlerbirliÄŸi’nin de deplasman takımına az yer ayırmasından dolayı alternatif yollar arayışına girdim. Sonuçta aynı arayışta olan 100 – 150 kadar BeÅŸiktaÅŸ taraftarı ile, Ankara’daki her maçta olduÄŸu gibi GençlerbirliÄŸi maraton tribününden biletimizi aldık. Bu arada annemde stadyuma geldi ve giriÅŸ kapısına doÄŸru gittik.
BoÅŸ kapıdan girecekken kapıdaki güvenlik görevlisi “Beyfendi içinize bakabilirmiyim?” gibi ÅŸiirsel bir soru sordu. Formayı görünce sizi bu kapıdan alamam burası GençlerbirliÄŸi tribünü diyiverdi. Ben de annemi içeri gönderip, sırasıyla özel güvenlik, polis, ankaragücü tribün lideri(!) ve bir iki zırzopla tartışmaya baÅŸladım. Kendileri içeride yüzlerce BeÅŸiktaÅŸ’lı olması, bileti forma ile aldığımız, maç seyretmek isteyiÅŸimiz gibi mantıklı açıklamalarımıza karşı çıktılar. En acısıda polisin “kavga çıkar arkadaşım olmaz” demesiydi.
Bu kadar tartışmanın üzerine tribune girmem ÅŸart oldu. Ancak tabii tek başına girmek olmazdı. Taraftar dışarıda kalır mı? Hemen ufak bir operasyon ile formalar pantolonların içine uygun bir ÅŸekilde yerleÅŸtirildi. Bu arada bende içeri üzerimde yüzde yüz pamuklu bir fanila ile girmek zorunda kaldım. Girince gördük ki tribündeki 1000 kiÅŸinin 900ü BeÅŸiktaÅŸ’lı. Neyse artık içerideyiz.
Maç saati yaklaşırken takım sahaya çıktı, alkış kıyamet herkeste bir hareketlenme oldu. Bunu duyan bir kaç tane kendini bilmez (her zaman söylendiÄŸi gibi yapıcaz artık, bunun sorululuÄŸunu tüm GençlerbirliÄŸi taraftarına atmak olmaz, nedense!) bizim tarafa doÄŸru koÅŸarak geldi ve kalem, su gibi ufak tefek atılabilir cisimleri alkışlayanlara doÄŸru attı. Poliste bu olanlar karşısında kalkıp “ArkadaÅŸlar bağırmayın, alkışlamayın lütfen” dedi ve bize doÄŸru gelen arkadaÅŸlara sarılarak yerlerine götürdü. Daha sonra bu arkadaÅŸlar yanlarına bir kaç kiÅŸi daha alıp tribün içine doÄŸru girmeye kalkıştılar. Tabii buna BeÅŸiktaÅŸ’lılarda karşılık verince ortalık karıştı. Neyse ki bir iki ufak tokat ve 2-3 sıra üstten aÅŸağıya uçma dışında önemli bir hadise olmadı. Ama polis tüm bu olanlar sonunda yine taaruz eden tarafı yerine gönderirken, BeÅŸiktaÅŸ taraftarını “sizi yan tribüne alıcaz ama dışarıdan geçeceksiniz” diyerek, tribünden çıkarttı ve tabii ki de diÄŸer tarafa almadı.
Bu numarayı yemeyen ben dahil yaklaşık 150 kişi ise polislerin güvenlik için ayırdığı boş bölüm yerine Gençlerbirliği taraftarları arasına gönderildi. Tahminen daha güvenli olur diye düşündüler. Bizim takım 13 dakika da 3 gol atarken sevinmeyi yasaklayan, üzerindeki üniforma ve eline hayatı boyunca geçebilecek en kıymetli şey olacak otoriteyi, sadece vatandaşa bağırmak için kullanan polis, Gençlerbirliği tarftarlarının sürekli küfür etmesine razı geldi. Bizde evde çayımızı içip maç seyretmek varken, tüm rezillikler arasında tribunde olmayı tercih ettik.
Özetle ÅŸunlar oldu: Tribünler bomboÅŸken beÅŸiktaÅŸ tarftarına bilet satılmadı. Daha sonra üzerimizde forma ile bilet’ aldik, ama aynı formalarla tribüne alınmadık. Sonra girdik, baktık her yer siyah beyaz, 5-10 tane terbiyesiz istemedi diye çoÄŸu kiÅŸi dışarı çıkarıldı, kalanlar rakip arasında sessizce oturduk. Gol attık adam gibi sevinemedik. Polisin tüm terbiyesizliklerini katlandık. Resimdeki hayatında ilk kez maça gelen ufaklığın sürekli aÄŸladığını, polisin bunlara da bağırdığını gördük.

Sonuçta bunu şikayet edebileceğimiz tek yasal yetkili olan polise anlatsak, neden girdin o tribüne diyecek. Ne kadar da haklı.
Maalesef benim yalnız ve güzel ülkem bu rezilliklerin arasında yaşamayı haketmeyen insanlarla dolu.
Gül ilk on birde…
Yıllardır futbol izliyorum. Böylesini görmedim. CumhurbaÅŸkanı’mız milli maç havasına girdi. İlk on birdeki yeri garanti. Pivot santrafor durumunda. Tüm toplar sanıyoruz kendisine gönderilecek. Zira durum onu gösteriyor.
Kendileri Ermenistan’a ziyarete gidiyor. Aslında amaç maça gidip frigo buz yemek.
Bu luzumsuz ziyaret geçmiÅŸte yapılan bazı açıklamalarla örtüşüyor. O günlerden kayıtlara geçen konuÅŸmayı, sevgili Erdinç, Metin Aşık’ın satırlarıyla göndermiÅŸ. 1993 yılında mecliste Demirel Hükümetinin Ermenistan politikası tartışılıyor. Söz Sayın Gül’de:
“Hükümet, bu politikasıyla, geleceÄŸimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan CumhurbaÅŸkanı CumhurbaÅŸkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiÅŸtir.
HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul) : Beynelmilel protokol o..
ABDULLAH GÜL (Devamla): …Sizin nasıl bir uzlaÅŸmacı olduÄŸunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduÄŸunda, sizin ÅŸahin gibi davranmayacağınızı bildiÄŸi için, yüzünüzün ne kadar yumuÅŸak olduÄŸunu bildiÄŸi için cesaret bulmuÅŸ ve Türkiye’ye gelmiÅŸtir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeÅŸleriniz savaÅŸ halinde olacak, kardeÅŸleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeÅŸlerimiz katledilirken, ‘Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuÅŸtur; fakat OrtadoÄŸu’nun, Asya’nın haritaları nihai ÅŸeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduÄŸunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”
Sayın Gül’ün bahsettiÄŸi katliam daha önce benim bu alanda bahsettiÄŸim Hocalı Katliamı. Zannediyorum Sayın CumhurbaÅŸkanı’mız, aynı basınımızın Hocalı Katliamı’nı unuttuÄŸu gibi, bu konuÅŸmasını unuttu. Dahası orada ölen insanları, bizden koparılmak istenen toprakları, Avrupa’lılar gibi soykırımcı gösterilmek istenmemizi de unuttu.
Tabii ki Sayın CumhurbaÅŸkanı o günden bu yana çok geliÅŸti. Hükümetimizin büyük desteÄŸini alarak, gerizekalı bir “masadan kaçmama” politikasının yürütücüsü olmaya soyundu.
Ama o da ne: Hükümetimiz de bizim zaten masadan kaçmadığımızı, yıllardır tüm Ermeni, Avrupalı ve Amerikalı tarihçileri aynı masaya davet ettiğimiz, tüm belgelerimizi bu masaya yatırmaya hazır olduğumuzu söylediğimizi ve onlardan da ellerindeki belgeleri açmalarını istediğimizi unuttu. Aslında hükümet bunu unutmadı. Bürokratları unuttu. Türk Tarih Kurumu bunu unutturmayabilirdi. Talihsizlik; onunda Ermenistan konusunda yüksek hassasiyeti olan başkanı da yeni göreveden alındı.
Bir terslik var bu iÅŸte.
Bizi en iyi Lineker anlar
Gary Lineker Ingiltere’nin 80′li yıllarda ki en önemli ileri uç oyuncusuydu. Kendisinin bende ayrı bir yeri vardır. O top koÅŸtururken, ben sokakta kendisi kılığında futbol oynardım. Yani o zamanlar deli gibi futbol takip ettiÄŸim düşünülürse bana göre dünyanın o dönemdeki en iyi oyuncusuymuÅŸ. Lineker futbol oynadığı dönemde yeteneÄŸi ve zekası ile ön plana çıkmış bir futbolcu. İyi anlaşılsın diye affınıza sığınarak söylüyorum, futbol hayatı boyunca “eÅŸek yüküyle” gol atmış bir kiÅŸilik.
Tüm bu golleri atarken bir tane bile sarı kart görmeyen bir oyuncu. Bunlar bence futbolu ne kadar iyi bildiÄŸini gösteriyor. Kendisinin parlak kariyerine buradan ulaÅŸmak mümkün. Türk milleti için pek sevilmeyen bir kiÅŸilik olabilir, zira İngiltere’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı 5-0 ve 8-0′lık iki zulümde kendisi üçer gol atmıştır.
Peki Lineker’in bu futbol bilgisi ve zekası bizim ne iÅŸimize yarar? Åžu iÅŸimize yarar:
Kendimizi Almanya yenilgisi ve kupadan elenmemiz konularında züğürt tipinden de olsa teselli etmeye yarar.
Gary Lineker demiÅŸ ki:
“Football is a simple game. 22 men chase a ball for 90 minutes and at the end, the Germans always win”. Yani:
“Futbol basit bir oyundur. 22 adam 90 dakika boyunca bir topu kovalar, ve sonunda hep, Almanlar kazanır.”
Öp babanın elini – Çetin Altan
Sevgili Erdinç’ten yine harika bir ülkem özeti. 3 maçtır tam da bize uygun ÅŸekilde son dakika da kurtardığımız maçlarla sevinmeye devam ediyoruz. Kendimize inancımızın artması güzel ama yine bize özgü bir alışkanlık yaratması an meselesi. Milletçe her sıkıntımızın ardından son dakikada atarız dememize çok az kaldı.
Sayın Çetin Altan’ın yazısını tantana’ya uygun bulmuÅŸ Erdinç. Çok da doÄŸru düşünmüş. TeÅŸekkürler.
Öp babanın elini
Özellikle nüfusun erkek kesiminde maç tutkusunun, politik sorunlarla ilgilenmeye ağır basması neden acaba? ÖrneÄŸin yarın akÅŸam Viyana’da Türkiye-Hırvat maçı baÅŸladığı sırada; BaÅŸbakan Tayyip Bey de, vatandaÅŸlara hitap etmeye kalksa; TV izleyicilerinin ağırlığı hangi tarafta yoÄŸunlaşır? Lamsız cimsiz biliyoruz ki, maç tarafında.
Kolay değil, tüm dünyada futbol karşılaşmalarına olan merakın; politik çatışmalara olan meraka ağır basmasını, bir analiz süzgecinden geçirmek.
Bir kez futbol maçları görsel; takımlardan hangisinin hasım kaleyi daha çok sıkıştırdığını da açık seçik görüyorsun, kimin kime gol attığını da…
Politikanın sözlü çatışmalarında ise, ne böyle bir görsellik var, ne de açık seçiklik. Kimin kime daha çok gol attığı, politik şutçuların kendi iddialarından ibaret kalıyor. Ne kalecilerin plonjonlarını görebiliyorsun, ne de ağlara takılan golleri.
Futbolun, politikaya ne zaman ağır basmaya baÅŸladığının tarihini, saptamak da kolay deÄŸil. Ne var ki o tarih, aynı zamanda evrensel bir dönüşümün tarihi. Fransız İhtilali ile baÅŸlayan “demagoglar saltanatı”nın da, yavaÅŸ yavaÅŸ miadını doldurmaya baÅŸladığının tarihi.
Böylesi bir dönüşümün anahtarını kim çevirdi, derseniz?.. Elbet de fizikçiler…
Uzay’a gönderilen uydular sayesinde futbol maçları, dünyanın her yerinden izlenebilir duruma gelmeseydi, maçlara karşı duyulan ilgi; “ulus-devlet” modelinin yereline kilitlenmiÅŸ demagogların, “saltanat kavgaları”na duyulan ilgiye ağır basabilir miydi?
Gerçi milli maçlarda saÄŸlanan zafer, milli bir coÅŸku duygusallığını volkanlaÅŸtırmada… Ancak böyle milli bir duygusallık; yerel politikacıların ne primini artırmakta, ne de onlara karşı ilgiyi…
Maç izleyicileri ve maçlarda tutulan takımlar; “zengin-yoksul” ayrımına göre kutuplaÅŸmıyor. Oysa siyasal kutuplaÅŸmaların saman altında; “mezra, köy, kasaba, taÅŸra, kıyı mahalle, topluluk” ile “toplumlaÅŸmış kent, çaÄŸdaÅŸlaÅŸmış ilçe, zengin mahalle” ayrımlarının iskeletleri yatmakta. Milli maç galibiyetlerindeki ortak coÅŸku, temeldeki ekonomik uçurumları bütünleÅŸtirmeye yetmiyor.
Mars gezegenine inen ve Mars’ın 1 metre derinliklerinden toprak da almayı baÅŸararak, özel deposuna koyan “AnkakuÅŸu”nun yaratıcısı fizikçiler; kim bilir hangi yeni kapıları açmakta insanlığa?
İster misiniz 100 yıl içinde, “Uzay maçları” da oynanmaya baÅŸlasın? Kimlerle kimler mi karşılaÅŸacak diyorsunuz; Uzay’da koÅŸabilen astronotlaÅŸmış futbolcularla, Uzay’da da top oynayabilen robotlar…
Türkiye, onca siyasal tartışma içinde, “80 yıllık bütçe harcamalarının neden hiç ÅŸeffaflaÅŸtırılmadığını” nasıl merak etmiyorsa; fütürist fantezilere de alışık deÄŸil. Oysa “fütürizm”, eÄŸlenceli pencerelerden taze oksijenler taşır küflenmiÅŸ beylik tatavalara.
Astronot futbolcularla uzay robotları arasında yapılacak bir “Uzay maçı”nda, acaba tüm dünya hangi takımı tutar?
Bir yanda sınır ötesi operasyonlar; bir yanda da ekmek, yaş sebze, elektrik ve akaryakıt fiyatlarına sürekli zam varken; fütürist fantezilerin anlamı mı olur?
100 yıl önce de, cep telefonlarıyla sokakta çekilen fotoÄŸrafların, saniyede Avustralya’ya gönderilebileceÄŸinin fantezileri yapılabilseydi; ola ki Türkiye, hâlâ daha “geliÅŸmiÅŸ”lik payesinden bu kadar uzakta kalmazdı.
Eski zamanlarda, yetişkin bir oğlu da olan bir baba; sık sık eve yeni bir kuma getirir ve oğluna, yeni eşini göstererek:
- Öp annenin elini, dermiş.
Bir gün de oğlu, sessizce evlendiği eşini getirmiş eve ve babası kapıdan girer girmez, eşine dönüp:
- Öp babanın elini, demiş.
Babadaki şaşkınlık, eksi sürprizlerin yarattığı şaşkınlıklar için de ortak bir deyim olmuş.
Bakalım, Anayasa Mahkemesi’nin vereceÄŸi kararlar için kimler:
- Öp babanın elini, diyecek…
Ama hepsinin ötesinde ÅŸahlanan merak, yarın akÅŸamki maç… Moraller yüksek mi yüksek…
Kaldı ki, Levent’te ultra modern mekânlar içindeki kafeteryalar da harika; Fenerbahçe Parkı’ndaki Galatasaray Kulübü mutfağının zeytinyaÄŸlı enginarı da…
Daha ne olsun yani?
Turkcell Süper Lig artık bitsin – Devenin sırtı 1
Hafta sonu Sivasspor – GençlerbirliÄŸi OftaÅŸ futbol maçına gitme gibi bir ÅŸanssızlık yaÅŸadım. Sivasspor’un bu sezonu baÅŸarılı geçirmesinin babamda yarattığı heyecan ve toprak özlemi önceki haftadan maç için sözleÅŸmemize neden olmuÅŸtu.
Maç günü babamın erken gitme ısrarlarına, “nasıl olsa ufak takım maçı kalabalık olmaz” düşüncesiyle direniÅŸlerim stadyuma vardığımızda büyük bir utanç duymama neden oldu. Esasında utancı duyması gerekenin kim olduÄŸuna karar vermekte hala zorlanıyorum.
Zira bir futbolseveri hasta edecek neredeyse her ÅŸeyi yaÅŸadık. İlk olarak stadyum otoparkından faydalanamadık. Sebep olarak bize otoparkın basın, polis, yöneticiler (diÄŸer adıyla protokol) vs. gibi futbolun kimin için oynandığını sorgulatan bir grup sayıldı. Biz de büyüklerimize saygı gösterip araçlarına yaklaÅŸmamayı kabullenerek arabamızı stada 500 metre uzaklıkta park kılıklı bir yere bıraktık. Stada girerken çekirdeÄŸimizi aldık, ilk polis tacizinden geçip bilet almak için giÅŸeye gittik. Ancak Sivasspor taraftarına bilet stadın diÄŸer tarafında satıldığı için ilk giÅŸeden elimiz boÅŸ ikinciye doÄŸru yürümeye baÅŸladık. Yürüyüşümüz sırasında karşımıza sevgili köpeÄŸiyle bir polis çıktı ve “buradan geçemezsiniz” diyerek bize yolu yaklaşık 3 katına çıkaracak bir güzergah çizdi. Kabalık edip neden diye sorunca da “geçemezsiniz arkadaşım” ÅŸeklinde tatmin edici bir cevap verdi. Polise saygımızdan belirttiÄŸi yolu takip ederek giÅŸeye ulaÅŸtık ve en azından tarif ettiÄŸi yol doÄŸru olduÄŸundan kendisine şükran duyduk. Biletlerimiz aldık, ikinci polis tacizinden sonra kapalı tribün giriÅŸini sorunca koca statta tüm taraftarlar için zaten sadece bir tribünün açık olduÄŸunu, onunda giriÅŸinin az önce yanından geçtiÄŸimiz insanların oluÅŸturduÄŸu sıranın ucunda olduÄŸunu öğrendik. 25.000 kiÅŸilik stadyum bomboÅŸken tek bir kapıdan ortalama dakikada 2 kiÅŸinin girebildiÄŸi bir sistemle seyirci almak kimin aklından çıktı bilmiyorum ama tabii ki seyirci maç baÅŸladığında hala dışarıda olduÄŸu için huysuzlanıyordu. Tam bu huysuzluk anlarında yurdum insanı tarafından keÅŸfedilmiÅŸ bir ÅŸeyin içinde buldum kendimi. Yaklaşık 250 metre uzunluÄŸunda 2′ÅŸerli olarak sıralanmış kızgın kalabalık yaÅŸadığı rezaleti yuhalamaya baÅŸladı. Ama bu kadar mı organize olunur? Kimse kimseyi kırmıyor. Sıra da birinin aklına “niye bekliyoruz burada” sorusu gelip yuhlamaya baÅŸlamasını takip eden mikrosaniyeler içinde stadyum çevresi inliyordu. Ancak bu sırada baÅŸka bir yurdum insanı icadı olan tepkilere kayıtsız kalma devreye girdi ve bizim tribüne giriÅŸimiz ancak maçın 28. dakikasında oldu. Bu sırada 3. kez polisler tarafından mıncıklanmayı artık yadırgamaz olduk. Balık istifi görünümünde bir grup Sivasspor taraftarıyla samimi biçimde maçı izlemeye baÅŸladık. Önümüzdeki tarlada spor yapmaya çalışan zavallı 22 arkadaÅŸ hakemin sürekli olarak çaldığı ve benim yeni olduÄŸuna kanaat getirdiÄŸim düdüğü sayesinde donarak ilk yarıyı tamamladı.
Devre arasında sahaya buzdan donan çimleri iyice berbat etmeye yönelik arkasında silindir taşıyan bir traktör girdi. Traktör şöförü tarla görünümlü sahada o kadar havaya girdi ki futbol sahalarında görmeye pek alışık olmadığımız biçimde bir trafik kazası yaşandı. Traktör şöförü silindiriyle devre arasında ısınan futbolculardan bir tanesinin bacaklarını şöyle bir yokladı ve gülümseyerek sahayı terk etti. Ama devre arasında gördüğüm en acı olay bu değildi. Stadyum köftesi diye andığım içindeki kıyma miktarı bulgur miktarının yaklaşık dörtte biri olan köfteler yerlerini dondurulmuş köftelere bırakmıştı artık. Bunun hüznünü yaşarken ikinci yarı başladı. Çekirdek yiyerek ısındığımız ikinci yarının sonunda da Sivasspor biz tribüne daha giremeden attığı ve bu yüzden göremediğimiz gol ile maçı 1-0 kazandı.
Stadyumdan çıkıp polisin daha önce tarif ettiÄŸi yoldan arabamızın bulunduÄŸu yere gidecekken karşımıza yine bir polis çıktı. Giderayak tekrar bir tacize uÄŸrayacağız diye düşünürken polis bize geldiÄŸimiz yolunda kapatıldığını belirtti. Dayanamayıp yine nedenini sorunca “otobüs çıkacak, geçemezsiniz. İsterseniz bekleyin otobüs çıkınca geçersiniz” cevabını aldık. “İyi bekleyelim ne zaman çıkar?” diye karşılık verince polis abimizin gayet sakin “yarım saat, bir saat falan sürer” ÅŸeklinde herkesi kendi gibi iÅŸi gücü yok sanan cevabıyla iyice rengimiz attı. Bu kezde geldiÄŸimiz yolun 3 katı daha yolu geçerek arabamıza ulaÅŸtık.
Yani özetle maça zamanından 20 dakika önce gittik, 25.000 kişi kapasiteli stadyuma, 10 da biri doluyken girmek için 45 dakika bekledik, maçın tek golünü göremedik, köfte yiyemedik, hakemin maçın keyfini polislerin ise bizim keyfimizi yok etmesini izledik normalde yürümemiz gereken yolun 10-15 katını yürüdük ve -5 derece sıcaklıkta donarak eve döndük.
Giriş kuyruğunda en konuşulan konuya şaşırmayacaksınız: Ondan sonra maça gidilmiyor, stadyumlar boş diyorlar. Maça geliyoruz içeri almıyorlar!
Benim bu aralar en çok tekrarladığım atasözüne de. Üzülerek yazıyorum: Deveye sırtın neden eğri diye sormuşlar. Nerem doğru ki demiş.
Canın saÄŸolsun BeÅŸiktaÅŸ’ım
Şampiyonlar liginde ilk tur maçları tamamlandı. Bizden Fenerbahçe kendi tarihinde ilk kez tur atladı, Beşiktaş ise şansını son maça kadar taşımasına rağmen elendi.
Kadromuza baktığımızda Şampiyonlar ligi tecrübesi olan sadece bir futbolcumuz olmasına rağmen buraya kadar getirmiş olmak büyük başarı bence. Aldığımız puan ile başka bir grupta olsaydık en azından UEFA kupasına devam edebilirdik. Hatta biraz daha Avrupa tecrübesi az olan takımlarla karşılaşma şansımız olsaydı tur bile atlayabilirdik.
Sonuçta her ne kadar yazılıp çizilenler takımın kötü oynadığını söylese da bu kadar genç bir takımın şansını son maça taşıyabilmesi bence başarıdır. Eğer bu lige önümüzdeki senede katılabilirsek ve biraz da şanslı bir kura çekersek tur atlamamız çok olası.
BeÅŸiktaÅŸ’ımıza bize umut verdiÄŸi için teÅŸekkür ederken, Fenerbahçe’yi de tebrik ediyorum. Yolları açık olsun.
Şanssız başladık
Üst üste çok fazla spor yorumu oluyor ama bu serinin son yazısı şampiyonlar liginde dün gece oynadığımız maçın yorumu olacak.
Kısaca bahsediyorum. Özellikle Ricardinho’nun sakatlığı takımın organizasyonunu çok etkilediÄŸi için hucuma çıkmakta problem yaÅŸayan takımımız, tek top yapabilecek oyuncumuz olan
Delgado’nun oyundan alınmasıyla golsüz beraberliÄŸe razı olmuÅŸtu ki, biraz rüzgar biraz genç kalecimizin heyecanlı tavrı gol yememize neden oldu.
Açıkçası bu sene çok beklentim yok ÅŸampiyonlar ligi ile ilgili ama Marsilya’dan da iyi takımdık, yazık oldu.
Genel resime bakarsak futbolcularımız ve teknik adamlarımızın teknik ve güç açısından problemi yok. Problem kendileri yeterince zekalarını kullanmıyorlar. Hemen iki örnek ile sonlandıralım yazımızı. Sevgili İbrahim Üzülmez’in eliyle topu en zor durumdaki adama atıp rakibe kaptırması ve kalecimizin soldan yapılan ortayı tutup yine aynı tarafa atması sonucu Bobo’nun rakibe toslayıp yerle bir olması. Önümüzdeki 20 yıl içinde bunlarda düzelecektir.
Emre’ye bir kınama da benden
Emre BelözoÄŸlu’nun Macaristan maçında attığımız golden sonra yaptığı el kol hareketleri yüce basınımız tarafından ÅŸiddetli tepkilerle karşılandı. BaÅŸta spor yazarları derneÄŸi ve neredeyse tamamı artık spor yazarı olan eski futbolculardan oluÅŸan adını tam bilmediÄŸim futbolcular derneÄŸi “ayıp ettin Emre, seni asla affetmeyeceÄŸiz… Bittin oÄŸlum sen” ÅŸeklinde açıklamalarda bulundu.
Sevgili Emre’de tüm bu olanlar üzerine alışılageldiÄŸi üzere “aman abi ben ettim siz etmeyin, yarın öbür gün dönerim ülkeme yüzünüze bakamam” diye düşünerek paÅŸa paÅŸa özür diledi.
Bu özüründen dolayı kendisini ÅŸiddetle kınıyorum. Kendilerine karşı en ufak harekette, harekette bulunan haklımıdır haksızmıdır sorgulama gereÄŸi duymayan, iÅŸlerine geldiÄŸi gibi davranan, nasıl sansasyon yaratırım diye insanlara atıp tutan, ellerindeki yayın gücünü saldırı için kullanıp okuyucuya hiç bir ÅŸey vermeyen yazarlara karşı Emre’den özür yerine “az bile yaptım, kendi terbiyesizliklerine baksınlar önce” açıklamasını duymak isterdim. Emre’nin yaptığı hareket yazılanlardan sonra gayet normaldi, bu yüzden kendisini savunmayarak özür dilemesine gerçekten üzüldüm. Bu sayede ahlaksız bir biçimde insanlara saldıran yazarların yaptıkları bir kez daha yanlarına kar kalmış oldu. İnsanımızın hakkını savunmaktan kaçmasıda diÄŸer bir üzüntüm.
Roberto Carlos Istanbul’a geliyor
Fenerbahçe dunyanın en iyi sol savunma oyuncusu olarak gosterilen Brezilya’lı Roberto Carlos’u transfer ederek sezonun ilk transfer bombasını patlattı. Roberto Carlos transferi kimilerine gore cok isabetli, kimilerine gore ise 34 yaşındaki futbolcunun takıma kazandıracakları cok kısıtlı. Bu tartışmalar devam ederken Istanbul’da ülkemize bugüne kadar gelmiÅŸ en baÅŸarılı futbolcuyu ağırlamaya hazırlanıyor.
Futbol dışında Roberto Carlos’un özel hayatı da özellikle magazincilerimiz tarafından çok dikkat çekecek. Real Madrid’de oynarken bir çok defa kulüp tarafından özel hayatı konusunda uyarılan futbolcu son olarak Victoria Beckham tarafından eÅŸi David Beckham’ı gece hayatına sürüklemek ile itham edilmiÅŸti. Çapkınlıklarıyla da meÅŸhur oyuncu Istanbul gece hayatına ayak uydurmakta hiç sorun yaÅŸamayacak gibi duruyor.