Bugün televizyonda Yılmaz Vural vardı. Yılmaz hoca her zamanki renkli kişiliğiyle izleyeni gülmekten kırıp geçirirken, 7-2 kaybettikleri maçta oyuncularını neden dövdüğünü anlattı. Bende hangi maçmış bu diye bulayım derken, Wikipedia’da Yılmaz Vural başlığına da bakayım dedim.
Ne görsem birde. Meğerse sevgili Yılmaz hoca, Dublin’in yerlisi, İrlanda’nın kurucusuymuş. Bildiğimiz İrlanda’nın. Ülke olan. Bu bağlantıda sayfanın resmi var. Düzeltilene kadar esas bağlantıda burada.
Yok artık Wikipedia derken, bir taraftanda belki yanlış hatırlıyorumdur diye ingilizce sözlüğe baktım.
Türk olduğumuz için hemen kınıyoruz bir kere. Ayrıca bir daha da Wikipedia’ya girmiyoruz.
futbol kategorisi için arşiv.
Haftasonu yine maça gittim. Yine burnumdan geldi.
Annemin her Beşiktaş Ankara’ya gelişinde istediği ve bir türlü çeşitli sebeplerden gidemediğimiz maça pazar günü sonunda gittik.
Geçen seneki Sivasspor-Oftaş maçından ders almayan bendeniz yine türlü sorunlarla boğuştum.
İlk önce maçtan iki buçuk saat önce stadyuma gitmeme rağmen bilet bulamadım. “E takımın durumu fena değil, hoca yeni, bulamam tabi” diye düşünüp, Gençlerbirliği’nin de deplasman takımına az yer ayırmasından dolayı alternatif yollar arayışına girdim. Sonuçta aynı arayışta olan 100 – 150 kadar Beşiktaş taraftarı ile, Ankara’daki her maçta olduğu gibi Gençlerbirliği maraton tribününden biletimizi aldık. Bu arada annemde stadyuma geldi ve giriş kapısına doğru gittik.
Boş kapıdan girecekken kapıdaki güvenlik görevlisi “Beyfendi içinize bakabilirmiyim?” gibi şiirsel bir soru sordu. Formayı görünce sizi bu kapıdan alamam burası Gençlerbirliği tribünü diyiverdi. Ben de annemi içeri gönderip, sırasıyla özel güvenlik, polis, ankaragücü tribün lideri(!) ve bir iki zırzopla tartışmaya başladım. Kendileri içeride yüzlerce Beşiktaş’lı olması, bileti forma ile aldığımız, maç seyretmek isteyişimiz gibi mantıklı açıklamalarımıza karşı çıktılar. En acısıda polisin “kavga çıkar arkadaşım olmaz” demesiydi.
Bu kadar tartışmanın üzerine tribune girmem şart oldu. Ancak tabii tek başına girmek olmazdı. Taraftar dışarıda kalır mı? Hemen ufak bir operasyon ile formalar pantolonların içine uygun bir şekilde yerleştirildi. Bu arada bende içeri üzerimde yüzde yüz pamuklu bir fanila ile girmek zorunda kaldım. Girince gördük ki tribündeki 1000 kişinin 900ü Beşiktaş’lı. Neyse artık içerideyiz.
Maç saati yaklaşırken takım sahaya çıktı, alkış kıyamet herkeste bir hareketlenme oldu. Bunu duyan bir kaç tane kendini bilmez (her zaman söylendiği gibi yapıcaz artık, bunun sorululuğunu tüm Gençlerbirliği taraftarına atmak olmaz, nedense!) bizim tarafa doğru koşarak geldi ve kalem, su gibi ufak tefek atılabilir cisimleri alkışlayanlara doğru attı. Poliste bu olanlar karşısında kalkıp “Arkadaşlar bağırmayın, alkışlamayın lütfen” dedi ve bize doğru gelen arkadaşlara sarılarak yerlerine götürdü. Daha sonra bu arkadaşlar yanlarına bir kaç kişi daha alıp tribün içine doğru girmeye kalkıştılar. Tabii buna Beşiktaş’lılarda karşılık verince ortalık karıştı. Neyse ki bir iki ufak tokat ve 2-3 sıra üstten aşağıya uçma dışında önemli bir hadise olmadı. Ama polis tüm bu olanlar sonunda yine taaruz eden tarafı yerine gönderirken, Beşiktaş taraftarını “sizi yan tribüne alıcaz ama dışarıdan geçeceksiniz” diyerek, tribünden çıkarttı ve tabii ki de diğer tarafa almadı.
Bu numarayı yemeyen ben dahil yaklaşık 150 kişi ise polislerin güvenlik için ayırdığı boş bölüm yerine Gençlerbirliği taraftarları arasına gönderildi. Tahminen daha güvenli olur diye düşündüler. Bizim takım 13 dakika da 3 gol atarken sevinmeyi yasaklayan, üzerindeki üniforma ve eline hayatı boyunca geçebilecek en kıymetli şey olacak otoriteyi, sadece vatandaşa bağırmak için kullanan polis, Gençlerbirliği tarftarlarının sürekli küfür etmesine razı geldi. Bizde evde çayımızı içip maç seyretmek varken, tüm rezillikler arasında tribunde olmayı tercih ettik.
Özetle şunlar oldu: Tribünler bomboşken beşiktaş tarftarına bilet satılmadı. Daha sonra üzerimizde forma ile bilet’ aldik, ama aynı formalarla tribüne alınmadık. Sonra girdik, baktık her yer siyah beyaz, 5-10 tane terbiyesiz istemedi diye çoğu kişi dışarı çıkarıldı, kalanlar rakip arasında sessizce oturduk. Gol attık adam gibi sevinemedik. Polisin tüm terbiyesizliklerini katlandık. Resimdeki hayatında ilk kez maça gelen ufaklığın sürekli ağladığını, polisin bunlara da bağırdığını gördük.

Sonuçta bunu şikayet edebileceğimiz tek yasal yetkili olan polise anlatsak, neden girdin o tribüne diyecek. Ne kadar da haklı.
Maalesef benim yalnız ve güzel ülkem bu rezilliklerin arasında yaşamayı haketmeyen insanlarla dolu.
Yıllardır futbol izliyorum. Böylesini görmedim. Cumhurbaşkanı’mız milli maç havasına girdi. İlk on birdeki yeri garanti. Pivot santrafor durumunda. Tüm toplar sanıyoruz kendisine gönderilecek. Zira durum onu gösteriyor.
Kendileri Ermenistan’a ziyarete gidiyor. Aslında amaç maça gidip frigo buz yemek.
Bu luzumsuz ziyaret geçmişte yapılan bazı açıklamalarla örtüşüyor. O günlerden kayıtlara geçen konuşmayı, sevgili Erdinç, Metin Aşık’ın satırlarıyla göndermiş. 1993 yılında mecliste Demirel Hükümetinin Ermenistan politikası tartışılıyor. Söz Sayın Gül’de:
“Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir.
HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul) : Beynelmilel protokol o..
ABDULLAH GÜL (Devamla): …Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, ‘Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihai şeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”
Sayın Gül’ün bahsettiği katliam daha önce benim bu alanda bahsettiğim Hocalı Katliamı. Zannediyorum Sayın Cumhurbaşkanı’mız, aynı basınımızın Hocalı Katliamı’nı unuttuğu gibi, bu konuşmasını unuttu. Dahası orada ölen insanları, bizden koparılmak istenen toprakları, Avrupa’lılar gibi soykırımcı gösterilmek istenmemizi de unuttu.
Tabii ki Sayın Cumhurbaşkanı o günden bu yana çok gelişti. Hükümetimizin büyük desteğini alarak, gerizekalı bir “masadan kaçmama” politikasının yürütücüsü olmaya soyundu.
Ama o da ne: Hükümetimiz de bizim zaten masadan kaçmadığımızı, yıllardır tüm Ermeni, Avrupalı ve Amerikalı tarihçileri aynı masaya davet ettiğimiz, tüm belgelerimizi bu masaya yatırmaya hazır olduğumuzu söylediğimizi ve onlardan da ellerindeki belgeleri açmalarını istediğimizi unuttu. Aslında hükümet bunu unutmadı. Bürokratları unuttu. Türk Tarih Kurumu bunu unutturmayabilirdi. Talihsizlik; onunda Ermenistan konusunda yüksek hassasiyeti olan başkanı da yeni göreveden alındı.
Bir terslik var bu işte.
Gary Lineker Ingiltere’nin 80′li yıllarda ki en önemli ileri uç oyuncusuydu. Kendisinin bende ayrı bir yeri vardır. O top koştururken, ben sokakta kendisi kılığında futbol oynardım. Yani o zamanlar deli gibi futbol takip ettiğim düşünülürse bana göre dünyanın o dönemdeki en iyi oyuncusuymuş. Lineker futbol oynadığı dönemde yeteneği ve zekası ile ön plana çıkmış bir futbolcu. İyi anlaşılsın diye affınıza sığınarak söylüyorum, futbol hayatı boyunca “eşek yüküyle” gol atmış bir kişilik.
Tüm bu golleri atarken bir tane bile sarı kart görmeyen bir oyuncu. Bunlar bence futbolu ne kadar iyi bildiğini gösteriyor. Kendisinin parlak kariyerine buradan ulaşmak mümkün. Türk milleti için pek sevilmeyen bir kişilik olabilir, zira İngiltere’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı 5-0 ve 8-0′lık iki zulümde kendisi üçer gol atmıştır.
Peki Lineker’in bu futbol bilgisi ve zekası bizim ne işimize yarar? Şu işimize yarar:
Kendimizi Almanya yenilgisi ve kupadan elenmemiz konularında züğürt tipinden de olsa teselli etmeye yarar.
Gary Lineker demiş ki:
“Football is a simple game. 22 men chase a ball for 90 minutes and at the end, the Germans always win”. Yani:
“Futbol basit bir oyundur. 22 adam 90 dakika boyunca bir topu kovalar, ve sonunda hep, Almanlar kazanır.”
Sevgili Erdinç’ten yine harika bir ülkem özeti. 3 maçtır tam da bize uygun şekilde son dakika da kurtardığımız maçlarla sevinmeye devam ediyoruz. Kendimize inancımızın artması güzel ama yine bize özgü bir alışkanlık yaratması an meselesi. Milletçe her sıkıntımızın ardından son dakikada atarız dememize çok az kaldı.
Sayın Çetin Altan’ın yazısını tantana’ya uygun bulmuş Erdinç. Çok da doğru düşünmüş. Teşekkürler.
Öp babanın elini
Özellikle nüfusun erkek kesiminde maç tutkusunun, politik sorunlarla ilgilenmeye ağır basması neden acaba? Örneğin yarın akşam Viyana’da Türkiye-Hırvat maçı başladığı sırada; Başbakan Tayyip Bey de, vatandaşlara hitap etmeye kalksa; TV izleyicilerinin ağırlığı hangi tarafta yoğunlaşır? Lamsız cimsiz biliyoruz ki, maç tarafında.
Kolay değil, tüm dünyada futbol karşılaşmalarına olan merakın; politik çatışmalara olan meraka ağır basmasını, bir analiz süzgecinden geçirmek.
Bir kez futbol maçları görsel; takımlardan hangisinin hasım kaleyi daha çok sıkıştırdığını da açık seçik görüyorsun, kimin kime gol attığını da…
Politikanın sözlü çatışmalarında ise, ne böyle bir görsellik var, ne de açık seçiklik. Kimin kime daha çok gol attığı, politik şutçuların kendi iddialarından ibaret kalıyor. Ne kalecilerin plonjonlarını görebiliyorsun, ne de ağlara takılan golleri.
Futbolun, politikaya ne zaman ağır basmaya başladığının tarihini, saptamak da kolay değil. Ne var ki o tarih, aynı zamanda evrensel bir dönüşümün tarihi. Fransız İhtilali ile başlayan “demagoglar saltanatı”nın da, yavaş yavaş miadını doldurmaya başladığının tarihi.
Böylesi bir dönüşümün anahtarını kim çevirdi, derseniz?.. Elbet de fizikçiler…
Uzay’a gönderilen uydular sayesinde futbol maçları, dünyanın her yerinden izlenebilir duruma gelmeseydi, maçlara karşı duyulan ilgi; “ulus-devlet” modelinin yereline kilitlenmiş demagogların, “saltanat kavgaları”na duyulan ilgiye ağır basabilir miydi?
Gerçi milli maçlarda sağlanan zafer, milli bir coşku duygusallığını volkanlaştırmada… Ancak böyle milli bir duygusallık; yerel politikacıların ne primini artırmakta, ne de onlara karşı ilgiyi…
Maç izleyicileri ve maçlarda tutulan takımlar; “zengin-yoksul” ayrımına göre kutuplaşmıyor. Oysa siyasal kutuplaşmaların saman altında; “mezra, köy, kasaba, taşra, kıyı mahalle, topluluk” ile “toplumlaşmış kent, çağdaşlaşmış ilçe, zengin mahalle” ayrımlarının iskeletleri yatmakta. Milli maç galibiyetlerindeki ortak coşku, temeldeki ekonomik uçurumları bütünleştirmeye yetmiyor.
Mars gezegenine inen ve Mars’ın 1 metre derinliklerinden toprak da almayı başararak, özel deposuna koyan “Ankakuşu”nun yaratıcısı fizikçiler; kim bilir hangi yeni kapıları açmakta insanlığa?
İster misiniz 100 yıl içinde, “Uzay maçları” da oynanmaya başlasın? Kimlerle kimler mi karşılaşacak diyorsunuz; Uzay’da koşabilen astronotlaşmış futbolcularla, Uzay’da da top oynayabilen robotlar…
Türkiye, onca siyasal tartışma içinde, “80 yıllık bütçe harcamalarının neden hiç şeffaflaştırılmadığını” nasıl merak etmiyorsa; fütürist fantezilere de alışık değil. Oysa “fütürizm”, eğlenceli pencerelerden taze oksijenler taşır küflenmiş beylik tatavalara.
Astronot futbolcularla uzay robotları arasında yapılacak bir “Uzay maçı”nda, acaba tüm dünya hangi takımı tutar?
Bir yanda sınır ötesi operasyonlar; bir yanda da ekmek, yaş sebze, elektrik ve akaryakıt fiyatlarına sürekli zam varken; fütürist fantezilerin anlamı mı olur?
100 yıl önce de, cep telefonlarıyla sokakta çekilen fotoğrafların, saniyede Avustralya’ya gönderilebileceğinin fantezileri yapılabilseydi; ola ki Türkiye, hâlâ daha “gelişmiş”lik payesinden bu kadar uzakta kalmazdı.
Eski zamanlarda, yetişkin bir oğlu da olan bir baba; sık sık eve yeni bir kuma getirir ve oğluna, yeni eşini göstererek:
- Öp annenin elini, dermiş.
Bir gün de oğlu, sessizce evlendiği eşini getirmiş eve ve babası kapıdan girer girmez, eşine dönüp:
- Öp babanın elini, demiş.
Babadaki şaşkınlık, eksi sürprizlerin yarattığı şaşkınlıklar için de ortak bir deyim olmuş.
Bakalım, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararlar için kimler:
- Öp babanın elini, diyecek…
Ama hepsinin ötesinde şahlanan merak, yarın akşamki maç… Moraller yüksek mi yüksek…
Kaldı ki, Levent’te ultra modern mekânlar içindeki kafeteryalar da harika; Fenerbahçe Parkı’ndaki Galatasaray Kulübü mutfağının zeytinyağlı enginarı da…
Daha ne olsun yani?
Hafta sonu Sivasspor – Gençlerbirliği Oftaş futbol maçına gitme gibi bir şanssızlık yaşadım. Sivasspor’un bu sezonu başarılı geçirmesinin babamda yarattığı heyecan ve toprak özlemi önceki haftadan maç için sözleşmemize neden olmuştu.
Maç günü babamın erken gitme ısrarlarına, “nasıl olsa ufak takım maçı kalabalık olmaz” düşüncesiyle direnişlerim stadyuma vardığımızda büyük bir utanç duymama neden oldu. Esasında utancı duyması gerekenin kim olduğuna karar vermekte hala zorlanıyorum.
Zira bir futbolseveri hasta edecek neredeyse her şeyi yaşadık. İlk olarak stadyum otoparkından faydalanamadık. Sebep olarak bize otoparkın basın, polis, yöneticiler (diğer adıyla protokol) vs. gibi futbolun kimin için oynandığını sorgulatan bir grup sayıldı. Biz de büyüklerimize saygı gösterip araçlarına yaklaşmamayı kabullenerek arabamızı stada 500 metre uzaklıkta park kılıklı bir yere bıraktık. Stada girerken çekirdeğimizi aldık, ilk polis tacizinden geçip bilet almak için gişeye gittik. Ancak Sivasspor taraftarına bilet stadın diğer tarafında satıldığı için ilk gişeden elimiz boş ikinciye doğru yürümeye başladık. Yürüyüşümüz sırasında karşımıza sevgili köpeğiyle bir polis çıktı ve “buradan geçemezsiniz” diyerek bize yolu yaklaşık 3 katına çıkaracak bir güzergah çizdi. Kabalık edip neden diye sorunca da “geçemezsiniz arkadaşım” şeklinde tatmin edici bir cevap verdi. Polise saygımızdan belirttiği yolu takip ederek gişeye ulaştık ve en azından tarif ettiği yol doğru olduğundan kendisine şükran duyduk. Biletlerimiz aldık, ikinci polis tacizinden sonra kapalı tribün girişini sorunca koca statta tüm taraftarlar için zaten sadece bir tribünün açık olduğunu, onunda girişinin az önce yanından geçtiğimiz insanların oluşturduğu sıranın ucunda olduğunu öğrendik. 25.000 kişilik stadyum bomboşken tek bir kapıdan ortalama dakikada 2 kişinin girebildiği bir sistemle seyirci almak kimin aklından çıktı bilmiyorum ama tabii ki seyirci maç başladığında hala dışarıda olduğu için huysuzlanıyordu. Tam bu huysuzluk anlarında yurdum insanı tarafından keşfedilmiş bir şeyin içinde buldum kendimi. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda 2′şerli olarak sıralanmış kızgın kalabalık yaşadığı rezaleti yuhalamaya başladı. Ama bu kadar mı organize olunur? Kimse kimseyi kırmıyor. Sıra da birinin aklına “niye bekliyoruz burada” sorusu gelip yuhlamaya başlamasını takip eden mikrosaniyeler içinde stadyum çevresi inliyordu. Ancak bu sırada başka bir yurdum insanı icadı olan tepkilere kayıtsız kalma devreye girdi ve bizim tribüne girişimiz ancak maçın 28. dakikasında oldu. Bu sırada 3. kez polisler tarafından mıncıklanmayı artık yadırgamaz olduk. Balık istifi görünümünde bir grup Sivasspor taraftarıyla samimi biçimde maçı izlemeye başladık. Önümüzdeki tarlada spor yapmaya çalışan zavallı 22 arkadaş hakemin sürekli olarak çaldığı ve benim yeni olduğuna kanaat getirdiğim düdüğü sayesinde donarak ilk yarıyı tamamladı.
Devre arasında sahaya buzdan donan çimleri iyice berbat etmeye yönelik arkasında silindir taşıyan bir traktör girdi. Traktör şöförü tarla görünümlü sahada o kadar havaya girdi ki futbol sahalarında görmeye pek alışık olmadığımız biçimde bir trafik kazası yaşandı. Traktör şöförü silindiriyle devre arasında ısınan futbolculardan bir tanesinin bacaklarını şöyle bir yokladı ve gülümseyerek sahayı terk etti. Ama devre arasında gördüğüm en acı olay bu değildi. Stadyum köftesi diye andığım içindeki kıyma miktarı bulgur miktarının yaklaşık dörtte biri olan köfteler yerlerini dondurulmuş köftelere bırakmıştı artık. Bunun hüznünü yaşarken ikinci yarı başladı. Çekirdek yiyerek ısındığımız ikinci yarının sonunda da Sivasspor biz tribüne daha giremeden attığı ve bu yüzden göremediğimiz gol ile maçı 1-0 kazandı.
Stadyumdan çıkıp polisin daha önce tarif ettiği yoldan arabamızın bulunduğu yere gidecekken karşımıza yine bir polis çıktı. Giderayak tekrar bir tacize uğrayacağız diye düşünürken polis bize geldiğimiz yolunda kapatıldığını belirtti. Dayanamayıp yine nedenini sorunca “otobüs çıkacak, geçemezsiniz. İsterseniz bekleyin otobüs çıkınca geçersiniz” cevabını aldık. “İyi bekleyelim ne zaman çıkar?” diye karşılık verince polis abimizin gayet sakin “yarım saat, bir saat falan sürer” şeklinde herkesi kendi gibi işi gücü yok sanan cevabıyla iyice rengimiz attı. Bu kezde geldiğimiz yolun 3 katı daha yolu geçerek arabamıza ulaştık.
Yani özetle maça zamanından 20 dakika önce gittik, 25.000 kişi kapasiteli stadyuma, 10 da biri doluyken girmek için 45 dakika bekledik, maçın tek golünü göremedik, köfte yiyemedik, hakemin maçın keyfini polislerin ise bizim keyfimizi yok etmesini izledik normalde yürümemiz gereken yolun 10-15 katını yürüdük ve -5 derece sıcaklıkta donarak eve döndük.
Giriş kuyruğunda en konuşulan konuya şaşırmayacaksınız: Ondan sonra maça gidilmiyor, stadyumlar boş diyorlar. Maça geliyoruz içeri almıyorlar!
Benim bu aralar en çok tekrarladığım atasözüne de. Üzülerek yazıyorum: Deveye sırtın neden eğri diye sormuşlar. Nerem doğru ki demiş.
Şampiyonlar liginde ilk tur maçları tamamlandı. Bizden Fenerbahçe kendi tarihinde ilk kez tur atladı, Beşiktaş ise şansını son maça kadar taşımasına rağmen elendi.
Kadromuza baktığımızda Şampiyonlar ligi tecrübesi olan sadece bir futbolcumuz olmasına rağmen buraya kadar getirmiş olmak büyük başarı bence. Aldığımız puan ile başka bir grupta olsaydık en azından UEFA kupasına devam edebilirdik. Hatta biraz daha Avrupa tecrübesi az olan takımlarla karşılaşma şansımız olsaydı tur bile atlayabilirdik.
Sonuçta her ne kadar yazılıp çizilenler takımın kötü oynadığını söylese da bu kadar genç bir takımın şansını son maça taşıyabilmesi bence başarıdır. Eğer bu lige önümüzdeki senede katılabilirsek ve biraz da şanslı bir kura çekersek tur atlamamız çok olası.
Beşiktaş’ımıza bize umut verdiği için teşekkür ederken, Fenerbahçe’yi de tebrik ediyorum. Yolları açık olsun.
Üst üste çok fazla spor yorumu oluyor ama bu serinin son yazısı şampiyonlar liginde dün gece oynadığımız maçın yorumu olacak.
Kısaca bahsediyorum. Özellikle Ricardinho’nun sakatlığı takımın organizasyonunu çok etkilediği için hucuma çıkmakta problem yaşayan takımımız, tek top yapabilecek oyuncumuz olan
Delgado’nun oyundan alınmasıyla golsüz beraberliğe razı olmuştu ki, biraz rüzgar biraz genç kalecimizin heyecanlı tavrı gol yememize neden oldu.
Açıkçası bu sene çok beklentim yok şampiyonlar ligi ile ilgili ama Marsilya’dan da iyi takımdık, yazık oldu.
Genel resime bakarsak futbolcularımız ve teknik adamlarımızın teknik ve güç açısından problemi yok. Problem kendileri yeterince zekalarını kullanmıyorlar. Hemen iki örnek ile sonlandıralım yazımızı. Sevgili İbrahim Üzülmez’in eliyle topu en zor durumdaki adama atıp rakibe kaptırması ve kalecimizin soldan yapılan ortayı tutup yine aynı tarafa atması sonucu Bobo’nun rakibe toslayıp yerle bir olması. Önümüzdeki 20 yıl içinde bunlarda düzelecektir.
Emre Belözoğlu’nun Macaristan maçında attığımız golden sonra yaptığı el kol hareketleri yüce basınımız tarafından şiddetli tepkilerle karşılandı. Başta spor yazarları derneği ve neredeyse tamamı artık spor yazarı olan eski futbolculardan oluşan adını tam bilmediğim futbolcular derneği “ayıp ettin Emre, seni asla affetmeyeceğiz… Bittin oğlum sen” şeklinde açıklamalarda bulundu.
Sevgili Emre’de tüm bu olanlar üzerine alışılageldiği üzere “aman abi ben ettim siz etmeyin, yarın öbür gün dönerim ülkeme yüzünüze bakamam” diye düşünerek paşa paşa özür diledi.
Bu özüründen dolayı kendisini şiddetle kınıyorum. Kendilerine karşı en ufak harekette, harekette bulunan haklımıdır haksızmıdır sorgulama gereği duymayan, işlerine geldiği gibi davranan, nasıl sansasyon yaratırım diye insanlara atıp tutan, ellerindeki yayın gücünü saldırı için kullanıp okuyucuya hiç bir şey vermeyen yazarlara karşı Emre’den özür yerine “az bile yaptım, kendi terbiyesizliklerine baksınlar önce” açıklamasını duymak isterdim. Emre’nin yaptığı hareket yazılanlardan sonra gayet normaldi, bu yüzden kendisini savunmayarak özür dilemesine gerçekten üzüldüm. Bu sayede ahlaksız bir biçimde insanlara saldıran yazarların yaptıkları bir kez daha yanlarına kar kalmış oldu. İnsanımızın hakkını savunmaktan kaçmasıda diğer bir üzüntüm.
Fenerbahçe dunyanın en iyi sol savunma oyuncusu olarak gosterilen Brezilya’lı Roberto Carlos’u transfer ederek sezonun ilk transfer bombasını patlattı. Roberto Carlos transferi kimilerine gore cok isabetli, kimilerine gore ise 34 yaşındaki futbolcunun takıma kazandıracakları cok kısıtlı. Bu tartışmalar devam ederken Istanbul’da ülkemize bugüne kadar gelmiş en başarılı futbolcuyu ağırlamaya hazırlanıyor.
Futbol dışında Roberto Carlos’un özel hayatı da özellikle magazincilerimiz tarafından çok dikkat çekecek. Real Madrid’de oynarken bir çok defa kulüp tarafından özel hayatı konusunda uyarılan futbolcu son olarak Victoria Beckham tarafından eşi David Beckham’ı gece hayatına sürüklemek ile itham edilmişti. Çapkınlıklarıyla da meşhur oyuncu Istanbul gece hayatına ayak uydurmakta hiç sorun yaşamayacak gibi duruyor.