Archive for the ‘rezillik’ Category
Yılmaz hoca memleketine dön
Bugün televizyonda Yılmaz Vural vardı. Yılmaz hoca her zamanki renkli kiÅŸiliÄŸiyle izleyeni gülmekten kırıp geçirirken, 7-2 kaybettikleri maçta oyuncularını neden dövdüğünü anlattı. Bende hangi maçmış bu diye bulayım derken, Wikipedia’da Yılmaz Vural baÅŸlığına da bakayım dedim.
Ne görsem birde. MeÄŸerse sevgili Yılmaz hoca, Dublin’in yerlisi, İrlanda’nın kurucusuymuÅŸ. BildiÄŸimiz İrlanda’nın. Ülke olan. Bu baÄŸlantıda sayfanın resmi var. Düzeltilene kadar esas baÄŸlantıda burada.
Yok artık Wikipedia derken, bir taraftanda belki yanlış hatırlıyorumdur diye ingilizce sözlüğe baktım.
Türk olduÄŸumuz için hemen kınıyoruz bir kere. Ayrıca bir daha da Wikipedia’ya girmiyoruz.
Futbol asla sadece futbol deÄŸildir
Haftasonu yine maça gittim. Yine burnumdan geldi.
Annemin her BeÅŸiktaÅŸ Ankara’ya geliÅŸinde istediÄŸi ve bir türlü çeÅŸitli sebeplerden gidemediÄŸimiz maça pazar günü sonunda gittik.
Geçen seneki Sivasspor-Oftaş maçından ders almayan bendeniz yine türlü sorunlarla boğuştum.
İlk önce maçtan iki buçuk saat önce stadyuma gitmeme raÄŸmen bilet bulamadım. “E takımın durumu fena deÄŸil, hoca yeni, bulamam tabi” diye düşünüp, GençlerbirliÄŸi’nin de deplasman takımına az yer ayırmasından dolayı alternatif yollar arayışına girdim. Sonuçta aynı arayışta olan 100 – 150 kadar BeÅŸiktaÅŸ taraftarı ile, Ankara’daki her maçta olduÄŸu gibi GençlerbirliÄŸi maraton tribününden biletimizi aldık. Bu arada annemde stadyuma geldi ve giriÅŸ kapısına doÄŸru gittik.
BoÅŸ kapıdan girecekken kapıdaki güvenlik görevlisi “Beyfendi içinize bakabilirmiyim?” gibi ÅŸiirsel bir soru sordu. Formayı görünce sizi bu kapıdan alamam burası GençlerbirliÄŸi tribünü diyiverdi. Ben de annemi içeri gönderip, sırasıyla özel güvenlik, polis, ankaragücü tribün lideri(!) ve bir iki zırzopla tartışmaya baÅŸladım. Kendileri içeride yüzlerce BeÅŸiktaÅŸ’lı olması, bileti forma ile aldığımız, maç seyretmek isteyiÅŸimiz gibi mantıklı açıklamalarımıza karşı çıktılar. En acısıda polisin “kavga çıkar arkadaşım olmaz” demesiydi.
Bu kadar tartışmanın üzerine tribune girmem ÅŸart oldu. Ancak tabii tek başına girmek olmazdı. Taraftar dışarıda kalır mı? Hemen ufak bir operasyon ile formalar pantolonların içine uygun bir ÅŸekilde yerleÅŸtirildi. Bu arada bende içeri üzerimde yüzde yüz pamuklu bir fanila ile girmek zorunda kaldım. Girince gördük ki tribündeki 1000 kiÅŸinin 900ü BeÅŸiktaÅŸ’lı. Neyse artık içerideyiz.
Maç saati yaklaşırken takım sahaya çıktı, alkış kıyamet herkeste bir hareketlenme oldu. Bunu duyan bir kaç tane kendini bilmez (her zaman söylendiÄŸi gibi yapıcaz artık, bunun sorululuÄŸunu tüm GençlerbirliÄŸi taraftarına atmak olmaz, nedense!) bizim tarafa doÄŸru koÅŸarak geldi ve kalem, su gibi ufak tefek atılabilir cisimleri alkışlayanlara doÄŸru attı. Poliste bu olanlar karşısında kalkıp “ArkadaÅŸlar bağırmayın, alkışlamayın lütfen” dedi ve bize doÄŸru gelen arkadaÅŸlara sarılarak yerlerine götürdü. Daha sonra bu arkadaÅŸlar yanlarına bir kaç kiÅŸi daha alıp tribün içine doÄŸru girmeye kalkıştılar. Tabii buna BeÅŸiktaÅŸ’lılarda karşılık verince ortalık karıştı. Neyse ki bir iki ufak tokat ve 2-3 sıra üstten aÅŸağıya uçma dışında önemli bir hadise olmadı. Ama polis tüm bu olanlar sonunda yine taaruz eden tarafı yerine gönderirken, BeÅŸiktaÅŸ taraftarını “sizi yan tribüne alıcaz ama dışarıdan geçeceksiniz” diyerek, tribünden çıkarttı ve tabii ki de diÄŸer tarafa almadı.
Bu numarayı yemeyen ben dahil yaklaşık 150 kişi ise polislerin güvenlik için ayırdığı boş bölüm yerine Gençlerbirliği taraftarları arasına gönderildi. Tahminen daha güvenli olur diye düşündüler. Bizim takım 13 dakika da 3 gol atarken sevinmeyi yasaklayan, üzerindeki üniforma ve eline hayatı boyunca geçebilecek en kıymetli şey olacak otoriteyi, sadece vatandaşa bağırmak için kullanan polis, Gençlerbirliği tarftarlarının sürekli küfür etmesine razı geldi. Bizde evde çayımızı içip maç seyretmek varken, tüm rezillikler arasında tribunde olmayı tercih ettik.
Özetle ÅŸunlar oldu: Tribünler bomboÅŸken beÅŸiktaÅŸ tarftarına bilet satılmadı. Daha sonra üzerimizde forma ile bilet’ aldik, ama aynı formalarla tribüne alınmadık. Sonra girdik, baktık her yer siyah beyaz, 5-10 tane terbiyesiz istemedi diye çoÄŸu kiÅŸi dışarı çıkarıldı, kalanlar rakip arasında sessizce oturduk. Gol attık adam gibi sevinemedik. Polisin tüm terbiyesizliklerini katlandık. Resimdeki hayatında ilk kez maça gelen ufaklığın sürekli aÄŸladığını, polisin bunlara da bağırdığını gördük.

Sonuçta bunu şikayet edebileceğimiz tek yasal yetkili olan polise anlatsak, neden girdin o tribüne diyecek. Ne kadar da haklı.
Maalesef benim yalnız ve güzel ülkem bu rezilliklerin arasında yaşamayı haketmeyen insanlarla dolu.
TRT Sansürledi. Biz de yedik…
TRT’nin yayınlarında sansür uygulaması geçtiÄŸimiz hafta yine gündeme geldi. Halit Ziya UÅŸaklıgil’in romanından uyarlanan ve Halit Refiğ’in yönettiÄŸi 1965 yapımı Kırık Hayatlar isimli filmdeki bir muayene sahnesinde, hanım hastanın görüntüsü ortadan kaldırılmış. Konuyla ilgili TRT’den yapılan açıklamada, filmin satın alındığı ÅŸirketten nasıl geldiyse o ÅŸekilde yayınlandığı söylendi. Ancak film 20 yıl önce TRT arÅŸivine girip yayınlanmış ve o günlerde muayene olan kadın hastanın görüntüsüne yer verilmiÅŸ. Tuhaf geliyor kulaÄŸa.
Bende işim gücüm yok,duruma kadın hastanın sırtının görüntüsünün kesilmesi olarak değil de, daha geniş bir sansür penceresinden bir bakayım dedim.
TRT’nin bu konudaki sicili pek iyi deÄŸil. Devlet televizyonu olması sebebiyle ülke çıkarları ile çatışan ÅŸeyleri yayınlama konusunda hassasiyet göstermesini yadırgamak elbette mümkün deÄŸil. Ancak uyguladığı sansürler ve gerekçeleri bu hassasiyetle pek baÄŸdaÅŸmıyor.
ÖrneÄŸin Sayın BaÅŸbakan’ımızın Sayın Çiftçi’mize “lan” demesinin, TRT kameraları tarafından kaydedilip, “haber deÄŸeri olmadığı” gerekçesiyle yayınlanması bana bir tür siyasi sansür gibi geldi. Sayın Bülen Ecevit’in cenaze töreninde Hükümet Yetkilileri Kocatepe Camii’ne girerken atılan sloganlarda, yayının sesinin kısılması ve ardından uzun süredir baÄŸlanılmayan merkez stüdyolarına dönülmesi, bir rastlantıdan fazla sanki. Haber Sendikası üyesi TRT çalışanlarının yeni hazırlanan ve keyfi atamalara izin vermesi nedeniyle adı “TRT’yi tasfiye planı”na çıkan yasayı protesto eden “TRT çalışanlarının” gösterisine yer verilmemesi de bir tuhaf doÄŸrusu.
Bence yaptığı belgeselleri hepimizin izlemesi gereken Banu Avar’ın, “Sınırlar Arasında” programının, DışiÅŸleri Bakanlığı’ndan onay almasına raÄŸmen, TRT tarafından uygun görülmeyerek makaslanması, yayın saatinin sürekli deÄŸiÅŸtirilmesi ve önce kanalının deÄŸiÅŸtirilip sonra yayından kaldırılması yine sevgili TRT tarafından “sansür deÄŸil kardeÅŸim bu” ÅŸeklinde savunuldu.
Tabii ki TRT’den bir BBC olmasını beklemek pek doÄŸru deÄŸil. Ancak en azından bir delikanlı çıkıp “kardeÅŸim televizyon benim, babamın malı gibi kullanırım” diyebilse bence daha şık dururdu. Yoksa Belgin Doruk’un sırtını görmek isteyen de görür, protestoları duymak isteyen de duyar, Banu Avar’ın belgeselini seyretmek isteyen de seyreder(Hatta hemen gider ktunnel üzerinden youtube’a Banu Avar diye arar. Özellikle İsveç ve Fransa’yı tavsiye ediyorum).
Benim gücüme giden sürekli olarak çaldıkları eÅŸeklerimizi bize geri vermeyi vaat eden devlet idarecilerimizin, “bunu göstermeyelim, onu da biraz hafifletelim, ÅŸuna da haber deÄŸil diyelim….. Oooooh mis gibi oldu.” ÅŸeklinde hareket edip, yalnız ve güzel ülkemin insanını keriz yerine koymaya çalışması.
Turkcell Süper Lig artık bitsin – Devenin sırtı 1
Hafta sonu Sivasspor – GençlerbirliÄŸi OftaÅŸ futbol maçına gitme gibi bir ÅŸanssızlık yaÅŸadım. Sivasspor’un bu sezonu baÅŸarılı geçirmesinin babamda yarattığı heyecan ve toprak özlemi önceki haftadan maç için sözleÅŸmemize neden olmuÅŸtu.
Maç günü babamın erken gitme ısrarlarına, “nasıl olsa ufak takım maçı kalabalık olmaz” düşüncesiyle direniÅŸlerim stadyuma vardığımızda büyük bir utanç duymama neden oldu. Esasında utancı duyması gerekenin kim olduÄŸuna karar vermekte hala zorlanıyorum.
Zira bir futbolseveri hasta edecek neredeyse her ÅŸeyi yaÅŸadık. İlk olarak stadyum otoparkından faydalanamadık. Sebep olarak bize otoparkın basın, polis, yöneticiler (diÄŸer adıyla protokol) vs. gibi futbolun kimin için oynandığını sorgulatan bir grup sayıldı. Biz de büyüklerimize saygı gösterip araçlarına yaklaÅŸmamayı kabullenerek arabamızı stada 500 metre uzaklıkta park kılıklı bir yere bıraktık. Stada girerken çekirdeÄŸimizi aldık, ilk polis tacizinden geçip bilet almak için giÅŸeye gittik. Ancak Sivasspor taraftarına bilet stadın diÄŸer tarafında satıldığı için ilk giÅŸeden elimiz boÅŸ ikinciye doÄŸru yürümeye baÅŸladık. Yürüyüşümüz sırasında karşımıza sevgili köpeÄŸiyle bir polis çıktı ve “buradan geçemezsiniz” diyerek bize yolu yaklaşık 3 katına çıkaracak bir güzergah çizdi. Kabalık edip neden diye sorunca da “geçemezsiniz arkadaşım” ÅŸeklinde tatmin edici bir cevap verdi. Polise saygımızdan belirttiÄŸi yolu takip ederek giÅŸeye ulaÅŸtık ve en azından tarif ettiÄŸi yol doÄŸru olduÄŸundan kendisine şükran duyduk. Biletlerimiz aldık, ikinci polis tacizinden sonra kapalı tribün giriÅŸini sorunca koca statta tüm taraftarlar için zaten sadece bir tribünün açık olduÄŸunu, onunda giriÅŸinin az önce yanından geçtiÄŸimiz insanların oluÅŸturduÄŸu sıranın ucunda olduÄŸunu öğrendik. 25.000 kiÅŸilik stadyum bomboÅŸken tek bir kapıdan ortalama dakikada 2 kiÅŸinin girebildiÄŸi bir sistemle seyirci almak kimin aklından çıktı bilmiyorum ama tabii ki seyirci maç baÅŸladığında hala dışarıda olduÄŸu için huysuzlanıyordu. Tam bu huysuzluk anlarında yurdum insanı tarafından keÅŸfedilmiÅŸ bir ÅŸeyin içinde buldum kendimi. Yaklaşık 250 metre uzunluÄŸunda 2′ÅŸerli olarak sıralanmış kızgın kalabalık yaÅŸadığı rezaleti yuhalamaya baÅŸladı. Ama bu kadar mı organize olunur? Kimse kimseyi kırmıyor. Sıra da birinin aklına “niye bekliyoruz burada” sorusu gelip yuhlamaya baÅŸlamasını takip eden mikrosaniyeler içinde stadyum çevresi inliyordu. Ancak bu sırada baÅŸka bir yurdum insanı icadı olan tepkilere kayıtsız kalma devreye girdi ve bizim tribüne giriÅŸimiz ancak maçın 28. dakikasında oldu. Bu sırada 3. kez polisler tarafından mıncıklanmayı artık yadırgamaz olduk. Balık istifi görünümünde bir grup Sivasspor taraftarıyla samimi biçimde maçı izlemeye baÅŸladık. Önümüzdeki tarlada spor yapmaya çalışan zavallı 22 arkadaÅŸ hakemin sürekli olarak çaldığı ve benim yeni olduÄŸuna kanaat getirdiÄŸim düdüğü sayesinde donarak ilk yarıyı tamamladı.
Devre arasında sahaya buzdan donan çimleri iyice berbat etmeye yönelik arkasında silindir taşıyan bir traktör girdi. Traktör şöförü tarla görünümlü sahada o kadar havaya girdi ki futbol sahalarında görmeye pek alışık olmadığımız biçimde bir trafik kazası yaşandı. Traktör şöförü silindiriyle devre arasında ısınan futbolculardan bir tanesinin bacaklarını şöyle bir yokladı ve gülümseyerek sahayı terk etti. Ama devre arasında gördüğüm en acı olay bu değildi. Stadyum köftesi diye andığım içindeki kıyma miktarı bulgur miktarının yaklaşık dörtte biri olan köfteler yerlerini dondurulmuş köftelere bırakmıştı artık. Bunun hüznünü yaşarken ikinci yarı başladı. Çekirdek yiyerek ısındığımız ikinci yarının sonunda da Sivasspor biz tribüne daha giremeden attığı ve bu yüzden göremediğimiz gol ile maçı 1-0 kazandı.
Stadyumdan çıkıp polisin daha önce tarif ettiÄŸi yoldan arabamızın bulunduÄŸu yere gidecekken karşımıza yine bir polis çıktı. Giderayak tekrar bir tacize uÄŸrayacağız diye düşünürken polis bize geldiÄŸimiz yolunda kapatıldığını belirtti. Dayanamayıp yine nedenini sorunca “otobüs çıkacak, geçemezsiniz. İsterseniz bekleyin otobüs çıkınca geçersiniz” cevabını aldık. “İyi bekleyelim ne zaman çıkar?” diye karşılık verince polis abimizin gayet sakin “yarım saat, bir saat falan sürer” ÅŸeklinde herkesi kendi gibi iÅŸi gücü yok sanan cevabıyla iyice rengimiz attı. Bu kezde geldiÄŸimiz yolun 3 katı daha yolu geçerek arabamıza ulaÅŸtık.
Yani özetle maça zamanından 20 dakika önce gittik, 25.000 kişi kapasiteli stadyuma, 10 da biri doluyken girmek için 45 dakika bekledik, maçın tek golünü göremedik, köfte yiyemedik, hakemin maçın keyfini polislerin ise bizim keyfimizi yok etmesini izledik normalde yürümemiz gereken yolun 10-15 katını yürüdük ve -5 derece sıcaklıkta donarak eve döndük.
Giriş kuyruğunda en konuşulan konuya şaşırmayacaksınız: Ondan sonra maça gidilmiyor, stadyumlar boş diyorlar. Maça geliyoruz içeri almıyorlar!
Benim bu aralar en çok tekrarladığım atasözüne de. Üzülerek yazıyorum: Deveye sırtın neden eğri diye sormuşlar. Nerem doğru ki demiş.
Çukurların değerlendirilmesi procesi
Bu sabah tam sokağımızdan çıkacakken yolun ortasında bir fidan gördüğümü sandım. Yaklaştıkça gerçekten sokağın girişindeki çukurun içinde bir fidan etrafında da bir iki taş ve patlak lastik parçaları gördüm. Açıkçası sokaklardaki çukurlardan sıkıntılı olan birisi olarak çukurların bu şekilde değerlendirilmesi çok hoş bir düşünce olmuş. Yalnız tabi yolun tam ortasında olması hatta sokağın girişi olması pek uygun olmamış. Böylelikle kevgire dönmüş durumdaki yollarımız en azından bir oksijen deposu haline gelip insanımızda yarattığı siniri, derin derin nefeslenerek ortadan kaldırmaya yardımcı olacaktır.
Emre’ye bir kınama da benden
Emre BelözoÄŸlu’nun Macaristan maçında attığımız golden sonra yaptığı el kol hareketleri yüce basınımız tarafından ÅŸiddetli tepkilerle karşılandı. BaÅŸta spor yazarları derneÄŸi ve neredeyse tamamı artık spor yazarı olan eski futbolculardan oluÅŸan adını tam bilmediÄŸim futbolcular derneÄŸi “ayıp ettin Emre, seni asla affetmeyeceÄŸiz… Bittin oÄŸlum sen” ÅŸeklinde açıklamalarda bulundu.
Sevgili Emre’de tüm bu olanlar üzerine alışılageldiÄŸi üzere “aman abi ben ettim siz etmeyin, yarın öbür gün dönerim ülkeme yüzünüze bakamam” diye düşünerek paÅŸa paÅŸa özür diledi.
Bu özüründen dolayı kendisini ÅŸiddetle kınıyorum. Kendilerine karşı en ufak harekette, harekette bulunan haklımıdır haksızmıdır sorgulama gereÄŸi duymayan, iÅŸlerine geldiÄŸi gibi davranan, nasıl sansasyon yaratırım diye insanlara atıp tutan, ellerindeki yayın gücünü saldırı için kullanıp okuyucuya hiç bir ÅŸey vermeyen yazarlara karşı Emre’den özür yerine “az bile yaptım, kendi terbiyesizliklerine baksınlar önce” açıklamasını duymak isterdim. Emre’nin yaptığı hareket yazılanlardan sonra gayet normaldi, bu yüzden kendisini savunmayarak özür dilemesine gerçekten üzüldüm. Bu sayede ahlaksız bir biçimde insanlara saldıran yazarların yaptıkları bir kez daha yanlarına kar kalmış oldu. İnsanımızın hakkını savunmaktan kaçmasıda diÄŸer bir üzüntüm.
Casusluk skandalı sonuca bağlandı

Uluslararası Motor Sporları Federasyonu (FIA) Formula 1 takımlarından McLaren’in teknoloji hırsızlığı yaptığına hükmederek takıma 100 milyon Amerikan Doları ceza verirken takımın bu sezon aldığı puanlarıda sildi.
Kararda genel olarak dikkat çekmeyen bir detay daha bulunuyor. Bu sezon McLaren takımı pilotlarından birisi kalan yarışlarda birinci olursa takım yarış sonu yapılan kutlamada yetkili bulunduramayacak ve kazanan takım olarak anons edilmeyecek. Ayrıca takım sezon sonuna kadar puan alamayacak.
Bu kürsü detayı McLaren takımına bu sezon hiç pistlerde yokmuş gibi davranılması anlamı taşıyor ve bir İngiliz takımına verilecek esasta en ciddi ve küçük düşürücü cezalardan biri haline geliyor (Adamlar bizlerin aksine bunlarada önem veriyorlar).
Ayrıca takımın puan alamayacak olması ve takım olarak elde edilen tüm derecelerinin silinmesi sezon sonu klasmanında McLaren’i sonuncu yapacak ve kurallar gereÄŸi Formula 1 organizasyonundan tam tabirle beÅŸ kuruÅŸ bile alamamasına neden olacak.
Kararı yorumlamak gerekirse her ne kadar takım patronu Ron Dennis’in iddia ettiÄŸi gibi elde edilen istihbarat McLaren araçlarında kullanılmamış olsa da, rakip takımın güçlü ve zayıf yanlarını öğrenme açısından çok önemli. Saniyenin yüzde birinin bile önemli olduÄŸu bir sporda (hatırlarım zamanında Hill, Villeneuve ve Schumacher sıralamlarda saniyenin binde birine kadar aynı zamanı yapmıştı) rakip ile ilgili en önemli bilgi bile çok önemli hale geliyor. Önceki senelerde M. Schumacher’in yarış sonunda rakip araçların yanından geçerken araçları incelemesinin bile büyük tartışmalara yol açtığı bir sporda 780 sayfalık bir rapor ciddi avantajlara yol açabilir.
Formula 1 gibi kurallara sıkı sıkıya uyulan ve sportmenlik kavramının diğer tüm sporlara oranla çok daha üst seviyede muhafaza edilmeye çalışıldığı bir sporda bu ceza takımlara çok ciddi bir uyarı oldu. McLaren gibi soylu ve Formula 1 sporuna çok büyük katkı sağlamış bir takımın böyle bir skandalda adının geçmesi çok üzücü ancak şeytana uyduklarını düşünüyorum.
Bu sonuçla Ferrari takımı takımlar şampiyonluğunu büyük ölçüde garantilerken seneye şampiyonluk için yarışacağını düşündüğüm BMW takımıda ikinci olarak önemli bir maddi desteğe kavuşup iddiasinı biraz daha arttırmış oldu.
McLaren takımına son bir kez daha kızıp FIA’ya verdiÄŸi bu karardan teÅŸekkür ediyor ve Ferrari’ye kendisini satmayacak adamlarla çalışmasını öneriyorum.
(Resimi ntvspor.net sitesinden buldum ve bence durumu son derece güzel özetliyor.Ntv’nin neden iyi olduÄŸunu kanıtlayan bir resim olmuÅŸ)
Hastasıyım ofisimin
Şirketimizdeki idari tuhaflıkların üst üste birikip birer çile haline dönüşmesi beni bu konuyla ilgili bir şeyler yazmaya yöneltti. Dışarıdan hem mecazen hem de tam anlamıya aynalı gözüken binamızın şu anki durumu dışı seni yakar içi beni denecek cinsten. Eğer bir de önünden bahar zamanı, toplasan beş metrekare etmeyecek bahçemiz onlarca gül ile doluyken geçerseniz böyle konuştuğum için benim asılmami teklif edebilirsiniz.
Öncelikle en bilimsel olan sorundan baÅŸlayacağım. Åžirketimiz insanlarında özgün adiyla “Sick Building Syndrome” (Hasta Bina belirtileri) diye adlandırılan rahatsızlık baÅŸ göstermiÅŸ durumda. Hasta binaların sorunu doÄŸru havalandırma olmadığından, vucutlarında muayeneler esnasında sorun gözükmeyen çalışanların, yorgunluk, baÅŸaÄŸrısı, göz yanması gibi ÅŸikayetlerde bulunmasıdır. Böylece çalısanların iÅŸ yapası gelmemekte, yapacaklari iÅŸler normalden çok uzun sürmekte veya iÅŸler hatalı/eksik ÅŸekilde yapılmaktadır. Bu sorun ile ilgili bir çok makaleyi google’da sick building syndrome diye aratarak ya da buraya tıklayarak bulabilirsiniz. Örnek olarak kendi grubumda beraber çalıştığım arkadaÅŸlarımın ve benim normal tempomuzun çok altında çalıştığımız günlerde normalin çok üstünde yorulmamızı gösterebilirim. Özellikle yaz ayı ve sıcaklarla beraber bu sorunla ilgili ÅŸikayetler çok daha fazla ortaya çıkıyor. Sorunun en büyük sebebi ise yapımında veya bizim ofisimizdeki gibi yenilenmesi sırasında binalarda havalandırma sistemlerinin yeteri kadar düşünülmemiÅŸ olmasıdır.
DiÄŸer tuhaflıkları sayarken kapıdan giren biri olarak davranip o sirayla anlatmaya çalışacağım. Öncelikle kapıdan girince karşınıza çıkan güvenlik görevlilerimizin, sizi karşılamadan önce sekreterlik görevlerini tamamlamalarını bekliyorsunuz. EÄŸer bir çalışansanız bu beklemeden kurtulabiliyorsunuz. Merdivenlere doÄŸru giden koridora girerken saÄŸ taraftaki turnikeyi pas geçerek özürlüler için yapılmış esas amacı kutu giriÅŸ çıkışlarında kolaylık saÄŸlayan kapıyı kulanabilirsiniz. Turnikemiz kartlı sistemle calışır olup ay başında devreye girmeden önce tüm çalışanlara kartları dağıtılmaya baÅŸlanmıştır. Ancak kartlar tam manasıyla fiyasko durumundadır . Bir kere kart dediÄŸimde okurların aklına gelen tek parça kredi karti boyutundaki cisimden iki adet anlaşılması gerektiÄŸini vurgulamak istiyorum. Bunlardan biri manyetik kart diÄŸeri ise sadece resiminiz ve isminizin olduÄŸu baÅŸka bir kart. Tabii ki ilki ikincisi olmadan da calışıyor. Peki neden ikincideki bilgiler birincinin boÅŸ olan yüzeyine basılmamış bunu bilen yok. Zaten bunu bilecek kiÅŸide cevaplamaya yeltenmeyecektir çünkü bu cevabın arkasından “çenemle alnım arasındaki mesafe iki yanağım arasındakinden neden kısa?” ve “ÅŸirketimiz neden teknoloji ÅŸirketliÄŸinden tekneloji ÅŸirketliÄŸine geçti?” gibi sorularla karşılasacaktır. Tahmin ediyorum siz de cevaplamamayı daha uygun bulurdunuz. Turnike safhasından baÅŸarıyla geçtikten sonra, ümitim asansör kullanmayı pek sevmemenizdir. EÄŸer asansör tercih ederseniz vaktinizin fazla olmasına dikkat etmeniz gerekir. Çünkü asansör ansızın sizi istemediÄŸiniz bir kata uzun bir yolculuktan sonra götürebilir. Tabi asansörün çalıştığını varsayıyorum çünkü haftada bir bakımdan geçmesi ya da tamir edilmesi gerekiyor.
Birinci kata geldiÄŸinizde elektronik kartlı kapıya kartınızı okutmak yerine kapı kolunu yavaşça aÅŸağı bastırmanız yeterli olacaktır. Ofisimiz tamamen gecekondu mantığıyla tasarlanmış olup istendiÄŸi anda bir “transformers” hızında oda sayısında deÄŸiÅŸikliÄŸe gidilebilir haldedir. Tabi bu koÅŸulda her istediÄŸiniz masada aÄŸ ve elektrik prizi bulmanız mümkün olamayabilir ama bu noktada da uzatma teknolojisinden faydalanabilinir. Åžu an için birinci kat tuvaletimizde tadilat olduÄŸu ve önümüzdeki 15 gün olacağı için ilgili ihtiyaçlarınızı 1 ayda tamamlanan ve bir tuvalet bir lavabo eklentisiyle kullanıcılarına hizmete hazır olan ikinci kat tuvaletinde giderebilirsiniz. Çay içmek için mutfaÄŸa gittiÄŸinizde Deryanın ortam sıcaklığından bayılmamış olmamasını dilemekten baÅŸka çaremiz yok. Allah korusun bu durum tüm ofisi çaysız bırakabilir. Sanıyorum çalısanların en çok isyan çıkartma potansiyeli bu durum üzerinde görülmüş ki, mutfak gorevlimiz gelemediÄŸi zaman hemen yedek oyuncular ÅŸirket tarafından devreye sokuluyor.
İkinci kata girer ve kafanızı sola çevrirseniz arkadaşlarımızdan bir tanesinin kaçak inşaat sonucu masasına köpükten duvar yaptığını görüyoruz. Bu yakışıksız hareketten dolayı kendisini defalarca ihtar etmemize rağmen dinlememiştir. Bize de son çare olarak noterden protesto çekmek kalmıştır. Ağ Destek Grubunun odasına girmeden kafanızı sola çeviriseniz bu kalabalıkta bir kişilik mesai zamanının %95ini kullanıcısız geçiren büyükçe boş bir oda olduğunu görürsünüz. Ağ Destek Grubu odası girdiğinizde tahmin edeceğiniz gibi geçici değil gayet kalıcıdır ve burada çalışanlar her gün bu odada işlerini görmektedirler. Odanın ortasından geçen sütun bizler için hiç bir şey ifade etmemekte ve neden odanın ortasından geçtiği henüz çözülememiştir. Sütunun hemen dibinde yol ortasından geçen kanala takılmanızın iki sakıncası vardır. Birincisi düşüp kafanızı gözünüzü yarabilirsiniz, ikincisi benim ağ ve elektrik tesisatımı bozabilirsiniz. Maalesef buna bir çözüm bulmakta tüm Dünya hekimleri çaresiz kalmıştır. Ayrıca odada esasında 6 kişi olmamıza rağmen 5 masa ve sandalye bulunması çalışanlardan ikisinin daha samimi bir ortamda calışmasını sağlayarak ekip ruhunun pekişmesine yol açmaktadır. Bu anlamda benim fikrim 5 masanın çok olduğu 4 masa hatta 1 adet sini ile bu çabanın daha iyi sonuç vermesinin sağlanmasıdır. Bu arada sandalyelerimizden bir tanesinin sırt kısmı tam ortadan geriye yatabilmektedir.Bu sandalye sadece surekli gerilmis şekilde çalışan personel için uygun olduğundan şirket içinde boyle bir kişi aranmış ancak henüz bulunamadığından kimseye bağışlanamamıştır. Ağ grubu odası ile ilgili son ayrıntı kattaki tek portmantonun odamızda olması, kış başlangıcı itibariyle montlardan 50 yeni kuruş kaban ve pardesüden 1 ytl alınması uygulamasına gidilecek olmasıdır. Abonelik sistemi ile ilgili çalısmalar devam etmektedir.
Çagri merkezimiz ve yemekhanemizin bulunduğu üçüncü katımızın en büyük sorunu camlarında perde yerine acayip bir film tabakası olması ve güneşe karşı korumasız olmasıdır. Eğer yemekhanede güneşin saldırdığı bir masaya oturmuşsanız hiç şansınız yok vucut sıcaklığınız yediğiniz yemeğin bir kaç katı olacaktır. Yemek demişken aklıma öğle yemeklerinin saat 10:30da binamıza girmesinden dolayi 12 ye kadar sıcaklıklarını muhafaza edememeleri geldi. Bu konuda özellikle ofisimizi bizden çok ziyaret eden tavuk hayvanına sitemlerimi bildirmek istiyorum çünkü henüz soğumadan servis olmayı başaramamıştır. Ancak yine de ayda bir kek ikraminda bulunan yemek şirketimizi seviyoruz.
Ofisimizde ayrıca her türlü kırtasiye gereksinimi aynı zamanda bir eksikliğimiz olarak sayılabilinir. Kağıt, kalem, cd gibi ihtiyaçlarınızı bir şekilde karşılamanız beklenmektedir. Hatta kimi zaman şirketin yaptığı işin temel bileşenlerinden olan ağ kablolarına sahip olmak büyük bir nimet durumuna gelmektedir.Bu yüzden kablo sahiplerinin şanslarını zorlamamaları gerekir.
Gece vakti aklıma gelen tesbitler ÅŸimdilik bu kadar. Katkıda bulunmak isteyenlerin yorumlar vasıtasıyla sayfalarımızı renklendirmelerini isteriz. Bu yazima son sözu kendisi bir Alman yazar olan Friedrich Von Schiller’in biraz kaÅŸları çatık halde soylemesini daha uygun buldum: Böcek olmayi kabullenenler, ezilince sikayet etmemelidirler.

