siyaset kategorisi için arşiv.
Bildiğiniz üzere seçimler yaklaştı. Oy lazım. Bir miktar propaganda, bir miktar rüşvet ve birtakım ali cengizler sayesinde olmayacak şey yok.
Örneğin; kara çarşafa kırmızı üstüne beyaz altı ok takılabilir. İçi sızlayana Gripin tüm bakkallarda. Ya da poşet poşet kara elmas.
Çarşaf ile ilgili yazı yazmayı şimdilik erteliyorum. Zira ben geçen seçimde CHP’ye oy verdim, demek ki bu eşekliğe bende ortağım. Çıkıp beni benden iyi eleştirecek birileri olacaktır.
Gelelim kara elmas hadisesine. Vereceği bir iki oy karşılığında sahip olmaya layık olduğu en büyük şeyin kaybettiği eşeği olduğunu sanan yalnız ve güzel ülkem insanı, bu seçim döneminde de kömür ve gıda avansı karşılığında keriz gibi teslim olmayı uygun görmüş ve eşeğini “şimdilik” geri almıştır.
Esasında çok yorum yapılacak bir konu değil. Sadece bir şey hatırlatmak niyetindeyim.
Biz madem gerinmemiz gerektiğinde “Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıyız” diyoruz, o zaman vasiyetine de uymamız gerekir.
Osmanlı’nın en önemli üç padişahından biri, İstanbul’un sahibi Sultan 2. Mehmet vasiyetinde buyurur ki:
“Külliyemde inşa ettirdiğim imarethanede şehitlerimizin aileleri ve İstanbul’un fakirleri yemek yiyeceklerdir. Yemek yemeye veya almaya gelemeyen olursa bizzat görevliler, yemekleri hava aydınlanmadan, kimsenin sokaklarda olmadığı zamanlarda, kapalı kaplarla evlerine götüreceklerdir.”
Bir bildiği vardır herhalde.
Yeni başkanımız sevgili Barrack Obama oldu. Kendisi bizim başkanımız olsa gerek, zira acayip itibar gördü. Bu sabah, “Geceden kalan bir haber var mı?” diye bakmak için televizyonu açtım. Her kanalda son dakika: ABD’nin yeni başkanı OBAMA. Altta daha küçük harflerle: OBAMA ilk siyah başkan oldu.
Ekranın yarısı son dakika yazılarıyla kaplı. Aynı on beş şehit verdiğimizde, Güngören’de bomba patladığında, Anayasa Mahkemesi Kararları açıklandığında olduğu gibi. Arabaya bindim, radyoda haberler: Şampiyon Obama. Internet’e girince her yer Obama. Dün ntvmsnbc’de biz de oy verebiliyorduk. Obama’mı, McCain mi? Obama’yı seçenler arasından yapılan çekilişte bir kişi kendisiyle akşam yemeği kazandı.
Bir an durup ya McCain kazansaydı, halimiz ne olurdu, diye düşündüm. Kendi beyaz, saçlar beyaz.
Ya ülkemizdeki zenciler ne yapacaktı, ya Etoo ne yapacaktı?
Günün ilerleyen saatlerinde piyasalarımız rahatladı. Dolar düştü. Obama’nın başkan olamadığını düşünmek bile istemiyorum. Korkunç.
Bakın bu bugünkü Hürriyet gazetesinin ön sayfası. Bu da 29 Ekim’deki. Yarın’dan itibaren Fanatik gazetesi her gün Obama’nın üç büyüklerin formalarıyla çekilmiş tam sayfa fotoğrafını verecekmiş. Dolmuşa, arabaya asarız artık.
Ayrıca Kenya kardeş ülkemiz oldu. ATV seçimleri Kenya’dan takip eden ekibine, orada, kalıcı bir ofis kuracak. Obama sözde soykırımı kabul ederse bizde edeceğiz.
NTV geceleri NBC ile ortak yayın yapacak. Başlarda yayın Türkçe’ye çevrilecek sonra komple özgün dilinde olacak.
Bir keriz çıkıp “Bize ne lan bunlardan?” derse dövülecek, zenci muamelesi görecek, Sarah Palin ile bir gün geçirmesi sağlanacak.
Obama başkan, Türkiye şampiyon.
Bayrağımızdaki yıldızın eyalet yıldızına dönüşmesi an meselesi.
Not: Irkçılığa karşıyız ayağı yapan herkesin ağzında dolaşan, “ilk siyah başkan” lafı, ırkçılığın daniskasıdır.
Maden Muhendisi Çağlar Çakar, yeraltı kaynaklarımız ile ilgili temel politikayı değerlendirmiş ve Maden Mühendisleri Odası’nın yaklaşımdaki yanlışlıkları detaylı olarak özetleyen bir duyurusunu da ekte bağlantı olarak sunmuş.
Biz de sizlerin değerli dikkatlerinize sunuyor, bağlantıdaki duyuruyu da mutlaka okumanızı rica ediyoruz.
Arkadaslar,
Tahmin ediyorum ki hemen hemen bir cogunuz duymussunuzdur veya biliyosunuzdur ulkemizin yeraltı kaynaklarinin zenginligini. Bunlarin basinda da bor ve komur gelmektedir ki, Turkiye bu madenlerin dunya rezervlerinin cok buyuk bir oranina sahiptir.
Bunlar bizim sahip oldugumuz bir hazinedir. Ancak izlenmekte olan yanlis politikalar bu hazinelerimizi bir bir yok etmekte ve anlamsizca baska guclerin eline teslim etmektedir.
Kendi ozkaynaklarini kullanarak kalkinmak yerine bunlari baskalarina kullandirarak git gide gerileyen ve bunun bedelini kendi halkina odeten zihniyete karsi, TMMOB Maden Muhendisleri Odası’nın 17.09.2008 tarihinde bu konu ile ilgili yayinladigi duyuruyu hepinizle paylasmak istiyorum.
Önce bilinclenmemiz sonra bilinclendirmemiz gerekiyor. Bu hepimizin gorevidir!
Caglar CAKAR
http://www.maden.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=3217&tipi=3&sube=0
Sevgili Burcu Taykurt, sosyal yardim kavramini, kalici cozumlerden uzak bir noktaya tasiyan anlayis hakkinda toplumsal duyarlilik gostermeye davet etmis bizleri. Tantana ekibi olarak yazisini begeninize sunuyoruz:
Hastanelerde bekleyen çaresizler, otobüste tiklim tiklim giderken biraz oksijen istegiyle çaresiz ya da iftar çadirlarinda metrelerce kuyrukta iftar saatini bekleyen insanlarin suratlarina bakin ve resimlestirin beyninizde. Bezgin ve yarinindan umudu kalmamis bir toplum.
Yine bir ramazan ve yine iftar çadirlari… uzun kuyruklari ve bekleyen onca insaniyla. Kimisi hakikaten orada verilecek iki tas yemege muhtaçken, kimisi iftar vakti evine yetisemeyeceginden, kimisi de sirf bedava diye orada bekliyor derken spiker uzatiyor mikrofonu siradaki insana. Aslinda sira ona çoktan gelmis de farkinda olmayan güzel vatandasimiza(!). Ve vatandas cevapliyor: “Belediye baskanimiz olsun, yetkililer olsun, Allah hepsinden razi olsun, bizleri düsünüyorlar böyle bir imkan sunuyorlar…”
Bekir Coskun 4 Eylül’deki yazisinda her ramazan gözlemledigim durumu çok güzel anlatiyor:
“O çadirlar size bir milletin ne halde oldugunu anlatir.Holdingler büyürken, yabanci sermaye gelip kárini katlayip giderken, iktidar sürekasi zenginlesirken ve iktidar ile yalakalari ekonominin iyi oldugunu papagan gibi tekrarlayip dururken…
Gerçek ramazan çadirlarindadir.
Ve çogaldikça çogaliyor çadirlar…
Görmüyor…
Gözüm kör, gözüm…”
Ve en çok canimi acitan gerçekten bahsediyor:
“O çadirlar o insanlara yoksul ve açliklarini hatirlatip gerçegi anlatacagina, onlar çadirlari iktidarin basarisi sayiyorlar.
Ve eminim tümüne yakini AKP’ye oy veriyordur.
Çadirlar hatirina…”
Sadece çadirlarla da bitmiyor. Söylenenlere göre, ki artik yazili kaynaklara bile süpheyle baktigimiz bir zamanda,
son bes bucuk yilda 6 milyon ton kömür dagitilmis. Yani kömür, erzak derken gorunen o ki, bunlari dagitanlar bu isi biliyor!
TGRT spikeri uzatiyor mikrofonu bir teyzeye, sene 2007, kis kapida, “aman oglum bu kömürü vermeseler ben bu kis donar bir kösede ölürdüm.” diyor.
Kime kizmaliyiz? Halki fakirlestiren ve bu hallerini suistimal eden hükümete mi, 3 kurus erzak 5 kurus kömüre ülkeyi satan vatandasa mi?
Yoksa asil suçlu tüm olanlara seyirci kalip sesini duyurmayan bizler miyiz?
Bu gidisle ancak sans eseri bir araba çarpmasi sonucu “Görüyorum!” diyerek açilacak olan kör gözümüz, gördüklerinden vicdan azabi çektiginde çok geç olacak.
Burcu Taykurt
Yıllardır futbol izliyorum. Böylesini görmedim. Cumhurbaşkanı’mız milli maç havasına girdi. İlk on birdeki yeri garanti. Pivot santrafor durumunda. Tüm toplar sanıyoruz kendisine gönderilecek. Zira durum onu gösteriyor.
Kendileri Ermenistan’a ziyarete gidiyor. Aslında amaç maça gidip frigo buz yemek.
Bu luzumsuz ziyaret geçmişte yapılan bazı açıklamalarla örtüşüyor. O günlerden kayıtlara geçen konuşmayı, sevgili Erdinç, Metin Aşık’ın satırlarıyla göndermiş. 1993 yılında mecliste Demirel Hükümetinin Ermenistan politikası tartışılıyor. Söz Sayın Gül’de:
“Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir.
HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul) : Beynelmilel protokol o..
ABDULLAH GÜL (Devamla): …Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, ‘Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihai şeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”
Sayın Gül’ün bahsettiği katliam daha önce benim bu alanda bahsettiğim Hocalı Katliamı. Zannediyorum Sayın Cumhurbaşkanı’mız, aynı basınımızın Hocalı Katliamı’nı unuttuğu gibi, bu konuşmasını unuttu. Dahası orada ölen insanları, bizden koparılmak istenen toprakları, Avrupa’lılar gibi soykırımcı gösterilmek istenmemizi de unuttu.
Tabii ki Sayın Cumhurbaşkanı o günden bu yana çok gelişti. Hükümetimizin büyük desteğini alarak, gerizekalı bir “masadan kaçmama” politikasının yürütücüsü olmaya soyundu.
Ama o da ne: Hükümetimiz de bizim zaten masadan kaçmadığımızı, yıllardır tüm Ermeni, Avrupalı ve Amerikalı tarihçileri aynı masaya davet ettiğimiz, tüm belgelerimizi bu masaya yatırmaya hazır olduğumuzu söylediğimizi ve onlardan da ellerindeki belgeleri açmalarını istediğimizi unuttu. Aslında hükümet bunu unutmadı. Bürokratları unuttu. Türk Tarih Kurumu bunu unutturmayabilirdi. Talihsizlik; onunda Ermenistan konusunda yüksek hassasiyeti olan başkanı da yeni göreveden alındı.
Bir terslik var bu işte.
Sevgili Erdinç’ten yine harika bir ülkem özeti. 3 maçtır tam da bize uygun şekilde son dakika da kurtardığımız maçlarla sevinmeye devam ediyoruz. Kendimize inancımızın artması güzel ama yine bize özgü bir alışkanlık yaratması an meselesi. Milletçe her sıkıntımızın ardından son dakikada atarız dememize çok az kaldı.
Sayın Çetin Altan’ın yazısını tantana’ya uygun bulmuş Erdinç. Çok da doğru düşünmüş. Teşekkürler.
Öp babanın elini
Özellikle nüfusun erkek kesiminde maç tutkusunun, politik sorunlarla ilgilenmeye ağır basması neden acaba? Örneğin yarın akşam Viyana’da Türkiye-Hırvat maçı başladığı sırada; Başbakan Tayyip Bey de, vatandaşlara hitap etmeye kalksa; TV izleyicilerinin ağırlığı hangi tarafta yoğunlaşır? Lamsız cimsiz biliyoruz ki, maç tarafında.
Kolay değil, tüm dünyada futbol karşılaşmalarına olan merakın; politik çatışmalara olan meraka ağır basmasını, bir analiz süzgecinden geçirmek.
Bir kez futbol maçları görsel; takımlardan hangisinin hasım kaleyi daha çok sıkıştırdığını da açık seçik görüyorsun, kimin kime gol attığını da…
Politikanın sözlü çatışmalarında ise, ne böyle bir görsellik var, ne de açık seçiklik. Kimin kime daha çok gol attığı, politik şutçuların kendi iddialarından ibaret kalıyor. Ne kalecilerin plonjonlarını görebiliyorsun, ne de ağlara takılan golleri.
Futbolun, politikaya ne zaman ağır basmaya başladığının tarihini, saptamak da kolay değil. Ne var ki o tarih, aynı zamanda evrensel bir dönüşümün tarihi. Fransız İhtilali ile başlayan “demagoglar saltanatı”nın da, yavaş yavaş miadını doldurmaya başladığının tarihi.
Böylesi bir dönüşümün anahtarını kim çevirdi, derseniz?.. Elbet de fizikçiler…
Uzay’a gönderilen uydular sayesinde futbol maçları, dünyanın her yerinden izlenebilir duruma gelmeseydi, maçlara karşı duyulan ilgi; “ulus-devlet” modelinin yereline kilitlenmiş demagogların, “saltanat kavgaları”na duyulan ilgiye ağır basabilir miydi?
Gerçi milli maçlarda sağlanan zafer, milli bir coşku duygusallığını volkanlaştırmada… Ancak böyle milli bir duygusallık; yerel politikacıların ne primini artırmakta, ne de onlara karşı ilgiyi…
Maç izleyicileri ve maçlarda tutulan takımlar; “zengin-yoksul” ayrımına göre kutuplaşmıyor. Oysa siyasal kutuplaşmaların saman altında; “mezra, köy, kasaba, taşra, kıyı mahalle, topluluk” ile “toplumlaşmış kent, çağdaşlaşmış ilçe, zengin mahalle” ayrımlarının iskeletleri yatmakta. Milli maç galibiyetlerindeki ortak coşku, temeldeki ekonomik uçurumları bütünleştirmeye yetmiyor.
Mars gezegenine inen ve Mars’ın 1 metre derinliklerinden toprak da almayı başararak, özel deposuna koyan “Ankakuşu”nun yaratıcısı fizikçiler; kim bilir hangi yeni kapıları açmakta insanlığa?
İster misiniz 100 yıl içinde, “Uzay maçları” da oynanmaya başlasın? Kimlerle kimler mi karşılaşacak diyorsunuz; Uzay’da koşabilen astronotlaşmış futbolcularla, Uzay’da da top oynayabilen robotlar…
Türkiye, onca siyasal tartışma içinde, “80 yıllık bütçe harcamalarının neden hiç şeffaflaştırılmadığını” nasıl merak etmiyorsa; fütürist fantezilere de alışık değil. Oysa “fütürizm”, eğlenceli pencerelerden taze oksijenler taşır küflenmiş beylik tatavalara.
Astronot futbolcularla uzay robotları arasında yapılacak bir “Uzay maçı”nda, acaba tüm dünya hangi takımı tutar?
Bir yanda sınır ötesi operasyonlar; bir yanda da ekmek, yaş sebze, elektrik ve akaryakıt fiyatlarına sürekli zam varken; fütürist fantezilerin anlamı mı olur?
100 yıl önce de, cep telefonlarıyla sokakta çekilen fotoğrafların, saniyede Avustralya’ya gönderilebileceğinin fantezileri yapılabilseydi; ola ki Türkiye, hâlâ daha “gelişmiş”lik payesinden bu kadar uzakta kalmazdı.
Eski zamanlarda, yetişkin bir oğlu da olan bir baba; sık sık eve yeni bir kuma getirir ve oğluna, yeni eşini göstererek:
- Öp annenin elini, dermiş.
Bir gün de oğlu, sessizce evlendiği eşini getirmiş eve ve babası kapıdan girer girmez, eşine dönüp:
- Öp babanın elini, demiş.
Babadaki şaşkınlık, eksi sürprizlerin yarattığı şaşkınlıklar için de ortak bir deyim olmuş.
Bakalım, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararlar için kimler:
- Öp babanın elini, diyecek…
Ama hepsinin ötesinde şahlanan merak, yarın akşamki maç… Moraller yüksek mi yüksek…
Kaldı ki, Levent’te ultra modern mekânlar içindeki kafeteryalar da harika; Fenerbahçe Parkı’ndaki Galatasaray Kulübü mutfağının zeytinyağlı enginarı da…
Daha ne olsun yani?
Erdinç’in geçenlerde gönderdiği bir Yılmaz Özdil yazısı. Ben takip edememiştim, sağolsun Erdinç okumamı sağladı. Olağanüstü bir yazardan Kraliçe’nin Türkiye seyahatine kendince bir yorum. Yazıyı buradan aktarırken, aklıma 23 Nisan’da yazdığı başka bir yazıyı daha paylaşmak geldi. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.
Teşekkürler dostum. En çok da Romanya’lardan ilgini kesmediğin için.
Not: İçinde dolaşma şansım oldu. Dolmabahçe Sarayı’nın Beşiktaş Deniz Müzesi arkasındaki kapısı günümüzde Başbakanlık İstanbul ofisinin girişi olarak kulanılmakta.
Kont, Dük filan…
Kayseri eşrafından tornacı Hacı Ahmet Hamdi efendinin oğlu Abdullah, dün akşam, Windsor hanedanının varisi, Kral 6’ncı George’un kızı, Birleşik Krallık Hükümdarı, İngiltere Kraliçesi 2’nci Elizabeth Alexandra Mary ile birlikteydi.*
Rize Güneysulu taka kaptanı Ahmet reisin Kasımpaşalı oğlu Tayyip ise, Yunan Kralı 1’inci George’un torunu, veliaht Galler Prensi’nin babası, Greenwich Baronu ve Edinburgh Dükü, Prens Philip Mountbatten ile sohbet etti.
Atatürk işte budur.
Devrimlerine savaş açılan Mustafa Kemal, takunyalıların öve öve bitiremediği saltanatı kovmasaydı… Abdullah ile Tayyip, ofis olarak kullandıkları Dolmabahçe Sarayı’nda bahçıvan bile olamazdı! Çünkü, bahçıvanlık makamı bile babadan oğula geçiyordu.
Homongoloslar bugün hala “smokin caiz mi, değil mi” diye tartışırken, Mustafa Kemal, batı standartlarını aşan bir vizyonla, Anadolu insanının önünü açmış; tornacı çocuklarına, taka reisi çocuklarına “fırsat eşitliği” sağlamıştı.
Eminönü esnafı imam Ahmet Bey’in kızı “first lady” Hayrünnisa Gül, balkabağının faytona dönüştüğü “peri masalı”nı andıran gecede, Kraliçe’yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem…
Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere’nin Queen Elizabeth’i, dün, hayranlığını özetleyen şu kelimeleri yazdı Anafartalar Kahramanı’nın özel defterine…
“Mustafa Kemal’e saygılarımı sunmak benim için büyük onurdur.”
Bu sayfalarda siyasi yazı yazma gibi bir adetim yok. Ancak bir miktar böyle gözükebilir. Yine de aksi icin çalışayım.
Geçen salı günü (25 şubat) akşam saat 20′de arabada radyoodtü açık giderken, müzik çalmamasından gıcık kaparak ne anlatıldığını dinledim. Saat başı olması nedeniyle genç arkadaşlar günün haberlerini veriyordu.
Sıradaki haber Hocalı Katliamı’nın yıldönümüydü. Birçoğumuz için bir şey ifade etmeyen,bilenlerin çoğunun unutmuş olabileceği bu olay; 1992 yılında Ruslar tarafından desteklenen Ermeni Ordusu’nun Azerbeyacan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı şehrinde resmi kaynaklara göre 613, resmi olmayan kaynaklara göre 1.300 kişiyi tam tabiriyle katletmesi.
Olayın bu şekli ile haberlere konu olması gayet doğal. Hatta kardeşimiz dediğimiz bir halkın başına gelen bir felaket olması bunu en önemli haberlerden birisi olmasını bile sağlar.
Ancak bu noktada radyoodtü’deki sunucunun da işaret ettiği bir sorun var. Bu haber gün içinde herhangi bir gazete, radyo veya televizyon kanalında yer bulamamış. Bu durum en çok (hatta göründüğü kadarıyla sadece) radyoodtü’yü rahatsız etmiş olacak ki; yıllardır dinlediğim radyoda ilk kez bir habere yorum yapıldığına şahit oldum. Kısaca söylenen şuydu: “Diaspora denen soytarı topluluğu her yerde istediklerini söyleyip, söyletip, kabul edilmesine uğraşıp, kısmen de başarılı olurken ve bizim basınımız bunlara fazlasıyla yer verirken; kendi insanımızın katledilmesi unutulup, unutturulmak istenip halka sunulmuyor. Birilerinin işlerine ne geliyorsa, nasıl haberler yapılması isteniyorsa o yapılıyor.”
Zaten her yanı ile takdir ettiğim bir radyodur. Bu hareketleri ile radyoyu işleten, diğer radyolara göre bir avuç genç arkadaş, ne kadar büyük olduklarını bence ispatladılar.
Geçen sene başından beri toplumca olmadığımız kişi, girmediğimiz kılık kalmadı. Ama gördüğüm kadarıyla bir radyoodtü olamadık.
Hocalı Katliamı ile ilgili gerçekleri öğrenmeye buradan başlayabilirsiniz. Sözde Ermeni soykırımı ile ilgili gerçekler için ise Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “Türk’ün Türk’e propagandasını yapıyoruz” sloganı ile çıkan Tarih Gelecektir kitabını okumanızı tavsiye ediyorum. Kitap yaklaşık 150 sayfa ve sadece 5 YTL’ye satılıyor.
Malumunuz Irak’ta 2003 yılında başlayan özgürleştirme harekatı sonucu ülke bir iç savaşla yüzyüze kalmış durumda. Gazeteler ve radyo-televizyon haber bültenleri Irak’taki çatışmaları her gün sonuçları ile veriyor. Artık 3 büyük futbol takımımızdan sonra televizyonlarda haberi her gün yayınlanan tek konu Irak.
Bu kadar şiddetin yaşandığı bir ülkeden çıkan haberlerin neredeyse yüzde doksan beşi bir saldırı veya çatışma ve sonucunda ölen kişilerin sayısı oluyor. Haber başlığı genelde “Irak’ın şu şehrinde çıkan çatışma ya da meydana gelen patlama neticesinde xyz kadar Irak’lı öldü” şeklinde oluyor. xyz kimi zaman 5 kimi zaman 250. Bu çatışmalar sonucunda eğer müttefik kuvvetler askerlerinden ölen olmuşsa, şimdiye kadarki yeküne eklenerek, “Harekatın başladığı günden bu yana ölen Amerikan askeri sayısı böylece 4.987′ye yükseldi” şeklinde bir cümle ile haber bağlanıyor.
Peki neden kimse “Harekatın başladığı günden bu yana ölen Irak’lı sivil sayısı şuna yükseldi” demiyor. Yaklaşık bir senedir böyle bir rakam bekliyorum ama henüz açıklayan olmadı. Sanıyorum bu bilgi artık haber değeri taşımıyor. Çünkü her gün ölen onlarca sivil haftada bir ölen bir kaç batılı ülkenin askeri kadar ilgi çekici ya da ilginin çekilmesi gereken bir şey değil.
Bu rakamı haberlerden öğrenme umudumu keserek kendim araştırmaya karar verdim. Karşılaştığım rakamlar arasında beklediğim gibi uçurumlar var. Rakamlara geleceğim ama genel olarak gördüğüm kadarıyla savaş sonucu ölen insan tanımı yapılırken savaş ve peşi sıra getirdiği koşullar sonucu ölenler düşünülüyor.
Bu bağlantıda okuduğum makalede iki kurumdan farklı rakamlar geliyor. Iraq Body Counts isimli kurum şu ana kadar ölen Irak’lı sayısının 69660 ile 76112 arasında olduğunu söylüyor. Bu sayı bulunurken Irak’ta müttefik güçler tarafından yapılan harekatlarda ölenler ile müttefik güçlere karşı düzenlenen saldırılarda ölen siviller göz önüne alınmış. Johns Hopkins Bloomberg School of Public Health tarafından yürütülen bir çalışmaya göre ise 2003 yılından bu yana 601.027’si şiddet olayları ve saldırılar nedeniyle toplam 654.965 Irak’lı sivil ölmüş. Aradaki fark ise savaş nedeniyle oluşan yoksulluk sonucu ortaya çıkan açlık ve hastalıklar yüzünden ölenlerin sayısı. Bu bağlantıda aynı zamanda ölü sayısının saatte ve günde kaç kişi olduğuda yazıyor ama ben bu rakamlardan istatistik yaratılmasını pek etik bulmadığımdan bahsetmiyorum.

Bir başka ağ alanında ölen sivil sayısının bir milyonu geçtiği belirtiliyor ve bir sayaçla gün gün takip ediliyor. Bu rakam benim okuduğum diğer yazılara göre biraz yüksek ancak rakamı nasıl topladıkları anlatılıyor. Yandaki resimde bu siteden alıntıdır ve kendiliğinden sürekli güncellenmektedir. Ümitim güncellemeye ihtiyaç olmaması tabii.
ABD hükümetine göre ise ölen sivil sayısı 30.000 civarında. ABD başkanının açıklamasına göre “abartıldığı kadar yüksek” değil yani.
Savaşın haklılığı ya da terörizm ile mücadele boyutunu bir yana bırakırsak bu korkunç rakamları aklımın almasında zorlanıyorum. Irak’ta her gün siviller ölüyor. Bu rakamlar her gün artıyor. Ölü sayısını 600.000 olarak düşünürsek Irak’taki son savaş su anda ölü sayısı açısından henüz otuzuncu sırada. Bu güne kadarki tüm savaşlara ait listeye buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca sevgili vikipedi’nin buradaki sayfasından da Irak savaşına ait farklı rakamlara ulaşmanız mümkün.
Seçime günler kala siyasi partilerimizin artik alışılagelmiş birbirlerini tehdit etme mesajlarına yepyeni bir boyut getirildi.
AKP Gençlik kolları AR-GE başkanı bir bilim insanı(!) partinin hazırladığı açık oturum sayfasında kendi tarafından kabul görmeyecek mesajlar atan kişilerin IP adreslerini not edip seçimin ardından kendilerine hesap soracacakları tehdidinde bulundu. Ilgili habere buradan ulaşabilirsiniz.
Özellikle Estonya-Rusya arasındaki bilişim savaşının ardından ülkemizde de bilgisayar teknolojileriyle ilgilenen siyasi şahsiyetler olduğunu görmek beni çok sevindirdi. Bundan böyle bu tip teknolojik konuların hayatımızda daha çok yer alacağı fikrine kapıldım. Örneğin tarayıcı tipine göre siyasi görüş analizi ilk aklıma gelen. Bu da şu şekilde işliyor: Eğer Firefox kullanıyorsanız açık kaynağı destekliyorsunuz, demek ki oyunuz bağımsız adaya gidecek, not ediyorum IP’ni.
Bir diğer kolaylıkta bundan böyle posta adresi yerine IP adresi kullanılması olmalı bence. Ayrıca IP adresi olmayanın resmi işlem yapamamasi ve mazotu 2 ytl’den alması gündeme getirilmeli.
Gününün önemli bir kısmında IP adreslerine saygı gösteren birisi olarak bu densiz arkadaşın yaptığı manasız açıklamayı kınıyorum. Zaten kendisinin IP adresi şu anda elimde. Artık gerisini kendisi düşünsün.