Archive for the ‘tarih’ Category

Walkman’de tarih oldu

walkmanSony’nin patronunun uçakta istediÄŸi dinleyebilsin diye 30 sene önce icat ettirdiÄŸi bir zamanların üstün Japon teknolojisi, annanemin deyimiyle Nortmen tarih oldu. Bu habere göre Sony son walkman satışını da yapmış.

E artık satmasınlar derken, bir yerden de hafif bir iç burukluğu da yaşamıyor değilim. Muhtemelen dedelerimizin plak çalarlar, ya da adını bilmediğim şu kartuşlu müzik çalarlar sessiz sedasız emekli olurken hissettiklerini, neredeyse tüm evrimi gözümün önünden geçip, sonunda çeyrek kibrit kutusu haline kadar gelmiş walkman için hissediyorum.

Teknolojinin hızlandığı devirde doÄŸan biri olarak artık her sene en az bir-iki kez bu duyguyu yaÅŸarmışım gibi geliyor. Haydi hayırlısı…

Fatih’in torunlarıyız, kömürcünün kralıyız…

Bildiğiniz üzere seçimler yaklaştı. Oy lazım. Bir miktar propaganda, bir miktar rüşvet ve birtakım ali cengizler sayesinde olmayacak şey yok.

Örneğin; kara çarşafa kırmızı üstüne beyaz altı ok takılabilir. İçi sızlayana Gripin tüm bakkallarda. Ya da poşet poşet kara elmas.

ÇarÅŸaf ile ilgili yazı yazmayı ÅŸimdilik erteliyorum. Zira ben geçen seçimde CHP’ye oy verdim, demek ki bu eÅŸekliÄŸe bende ortağım. Çıkıp beni benden iyi eleÅŸtirecek birileri olacaktır.

Gelelim kara elmas hadisesine. VereceÄŸi bir iki oy karşılığında sahip olmaya layık olduÄŸu en büyük ÅŸeyin kaybettiÄŸi eÅŸeÄŸi olduÄŸunu sanan yalnız ve güzel ülkem insanı, bu seçim döneminde de kömür ve gıda avansı karşılığında keriz gibi teslim olmayı uygun görmüş ve eÅŸeÄŸini “ÅŸimdilik” geri almıştır.

Esasında çok yorum yapılacak bir konu değil. Sadece bir şey hatırlatmak niyetindeyim.

Biz madem gerinmemiz gerektiÄŸinde “Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıyız” diyoruz, o zaman vasiyetine de uymamız gerekir.

Osmanlı’nın en önemli üç padiÅŸahından biri, İstanbul’un sahibi Sultan 2. Mehmet vasiyetinde buyurur ki:

“Külliyemde inÅŸa ettirdiÄŸim imarethanede ÅŸehitlerimizin aileleri ve İstanbul’un fakirleri yemek yiyeceklerdir. Yemek yemeye veya almaya gelemeyen olursa bizzat görevliler, yemekleri hava aydınlanmadan, kimsenin sokaklarda olmadığı zamanlarda, kapalı kaplarla evlerine götüreceklerdir.

Bir bildiği vardır herhalde.

Hepimiz radyoodtü’yüz

Bu sayfalarda siyasi yazı yazma gibi bir adetim yok. Ancak bir miktar böyle gözükebilir. Yine de aksi icin çalışayım.

Geçen salı günü (25 ÅŸubat) akÅŸam saat 20′de arabada radyoodtü açık giderken, müzik çalmamasından gıcık kaparak ne anlatıldığını dinledim. Saat başı olması nedeniyle genç arkadaÅŸlar günün haberlerini veriyordu.

Sıradaki haber Hocalı Katliamı’nın yıldönümüydü. BirçoÄŸumuz için bir ÅŸey ifade etmeyen,bilenlerin çoÄŸunun unutmuÅŸ olabileceÄŸi bu olay; 1992 yılında Ruslar tarafından desteklenen Ermeni Ordusu’nun Azerbeyacan’ın KarabaÄŸ bölgesindeki Hocalı ÅŸehrinde resmi kaynaklara göre 613, resmi olmayan kaynaklara göre 1.300 kiÅŸiyi tam tabiriyle katletmesi.

Olayın bu şekli ile haberlere konu olması gayet doğal. Hatta kardeşimiz dediğimiz bir halkın başına gelen bir felaket olması bunu en önemli haberlerden birisi olmasını bile sağlar.

Ancak bu noktada radyoodtü’deki sunucunun da iÅŸaret ettiÄŸi bir sorun var. Bu haber gün içinde herhangi bir gazete, radyo veya televizyon kanalında yer bulamamış. Bu durum en çok (hatta göründüğü kadarıyla sadece) radyoodtü’yü rahatsız etmiÅŸ olacak ki; yıllardır dinlediÄŸim radyoda ilk kez bir habere yorum yapıldığına ÅŸahit oldum. Kısaca söylenen ÅŸuydu: “Diaspora denen soytarı topluluÄŸu her yerde istediklerini söyleyip, söyletip, kabul edilmesine uÄŸraşıp, kısmen de baÅŸarılı olurken ve bizim basınımız bunlara fazlasıyla yer verirken; kendi insanımızın katledilmesi unutulup, unutturulmak istenip halka sunulmuyor. Birilerinin iÅŸlerine ne geliyorsa, nasıl haberler yapılması isteniyorsa o yapılıyor.”

Zaten her yanı ile takdir ettiğim bir radyodur. Bu hareketleri ile radyoyu işleten, diğer radyolara göre bir avuç genç arkadaş, ne kadar büyük olduklarını bence ispatladılar.

Geçen sene başından beri toplumca olmadığımız kişi, girmediğimiz kılık kalmadı. Ama gördüğüm kadarıyla bir radyoodtü olamadık.

Hocalı Katliamı ile ilgili gerçekleri öğrenmeye buradan baÅŸlayabilirsiniz. Sözde Ermeni soykırımı ile ilgili gerçekler için ise Türk Tarih Kurumu BaÅŸkanı Prof. Dr. Yusuf HalaçoÄŸlu’nun “Türk’ün Türk’e propagandasını yapıyoruz” sloganı ile çıkan Tarih Gelecektir kitabını okumanızı tavsiye ediyorum. Kitap yaklaşık 150 sayfa ve sadece 5 YTL’ye satılıyor.

Yerli Malı Haftası

İçinde bulunduğumuz hafta eskiden, ilkokul zamanlarında, derslerin askıya alınıp sofraların hazırlandığı yerli malı haftası. Artık belirli gün ve haftalara saygımızı yitirdiğimizden mi yoksa yerli malı ürünümüz kalmadığından mıdır bilemiyorum, yerli malı haftası pek revaçta değil.

Sebebin ikincisi olması ihtimali daha yüksek. Örneğin memleketin her yerinden sular kaynaklarından şakır şukur akarken, bakkal ve büfelerimizden yabancı üreticilerin filtreleyip şişeledikleri laneten suyu almak zorunda kalabiliyoruz.

Çok büyük ihtimalle 90′lı yıllarda dogmus çocukların hiç kutlamadığı, yerli malı diye bir ayrım var mıydı diyebilecekleri bu hafta, bana göre tıpkı diÄŸer kültürel deÄŸerlerimiz gibi kaybolup gitmiÅŸ ve biz farketmemiÅŸiz. Maalesef bu gençler cevizli sucuk, fiskobirlik fındığı ve finike portakalını aynı masada göremeyecek.

Yine de hatırlatmakta fayda görüyorum
Yerli malı yurdun malı , her Türk onu kullanmalı

Sümela Manastırı

Sümela Manastırı Trabzon İlimizin Maçka ilçesi Altındere köyünde bulunan yaklaşık 1550 once kurulmuÅŸ bir Rum manastırı. Yaklaşık inÅŸa zamanı olarak 375-395 yılları olarak düşünülen manastırın günümüzdeki en onemli özelligi bekar erkeklerimizin ziyaretlerini takiben hayırlı bir kısmetle karşılaÅŸacaklarına dair olan inançtır. Manastir ile ilgili tüm bilgilere vikipedi‘den ulaÅŸabilirsiniz.
Geçenlerde manastırın resmini bir Turkcell reklamında görünce, 2003 yılında gördüğümde şaşirdigim ama güzel ülkemizde olanları düşününce çok yadırgamadığım bir kaç şey tekrar aklıma geldi.
Öncelikle yolun virajlı ve bozuk yapısı manastıra kadar ziyaretçilerin kendi araçlarıyla çıkamamasına neden oluyordu. Bundan faydalanan bölge insanımız manastıra ulaşım için servis imkanı yaratmışlardı. Ancak normal ve düşünceli gibi gözüken bu davranış araçların 1950′lerden kalmış tamamen kabak lastikli olmasından dolayı, bindiÄŸinizde bünyenizin bir tedirginlikle kaplanmasına neden oluyordu.
Sağ salim manastıra ulaşma şansına nail olduktan sonra, yürüyerek çıktığınız merdivenlerin sonunda genellikle iki kişi ile karşılaşıyorsunuz. Bunlardan biri biletçi diğeri ise ne kadar uzun süredir orada olduğu bilinmeyen ve muhtemelen ataları manastırın ilk sahibi keşişler olan bir amcaydı. Kendisinin görevi ise manastırın henüz ziyaretçiler tarafından oyulmamış ve sevgi sözcükleri kazılmamış fresklerini korumak ve flaşlı fotoğraf çekmeye yeltenen insanların üzerine atlamaktı. Tabi tek başına bütün bunlarla maalesef başa çıkamıyordu kendisi. Örneğin 1500 yıl önce yapılmış tuvaletlerin günümüz eşekleri tarafında kullanılmasının önüne geçemiyordu. Ama çabasını takdir etmemek mümkün değildi.
Benim en ilgimi çeken ise manastırın restorasyonunun ardından (bu noktada restorasyonda esas amaçlananın orijinale uygunluk olduğuna dikkat çekmek istiyorum) 1930 larda yanan çatının yerine konmuş olmasıydı. Ancak biraz kafası çalışan birisi, 1500 yıl önce modern çatı sistemlerinin keşfedilmiş olamayacağını gözden kaçırmaz tabii ki. Maalesef bu restorasyonda atlanmış. Böylece ülkemiz dünyanın tek modern çatı sistemli manastırına sahip ülkesi durumuna gelmiş. Daha sonra öğrendim ki zaten insanımız yangından öncede o zaman için yeterince modern olan bir çatıyı manastıra uygun görmüş ve eklemişler. Yani bu son çalışma sadece bir iyileştirme olmuş.
Buna benzer bir çalışmayı bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce Efes’te görmüştüm. Orada da bir uzmanımız itinayla eski eser yaratmaktaydı. Kendisi bir tür heykeltraÅŸtı ama zannediyorum yaptıkları çok daha eski görünebilme özelliÄŸine sahipti.

Ülkemizde bu tip tarihi eser iyileÅŸtirmelerine daha çok kaynak aktarılmasını bekliyorum. Åžimdi bir Aspendos’a kapalı tribün eklenip, eski bölümede “Eski açık” adı verilse fena mı olur?