Archive for the ‘taylan’ Category

Yeni İş: Cisco

Yaklaşık 11 aylık BDH/Probil hayatımın ardından tekrar iş değiştirerek ve artık son durak olmasını isteyerek Cisco’da çalışmaya başlamış bulunuyorum. Bimel’de çalışırken Meteksan’da çalışmayı isterdim. Meteksan’da çalışırken de Cisco’da. Şu anda her ikisini de gerçekleştirebilmiş oldum.

Her ne kadar çalışma hayatımın 6. yılında, 5. şirkete başlamış olsamda, şirketlerin boyutlarındaki gelişimi ve benim beklentilerimi karşılama kapasitelerini göz önüne alınca, doğru bir seyir izlediğimi düşünüyorum.

Şirketin boyutunu, sektördeki yerini ve benim hayallerimi gerçekleştirebileceğim bir ortammış gibi gözükmesine bakarsak, daha önce aklımdan geçen “şurada çalışabilsem” düşüncelerine artık son verme zamanı gelmiş gibi duruyor. Umarım her şey dışarıdan göründüğü kadar güzel ve eğlenceli geçer.

Kinesis ne muhteşem şeymiş

Asker sonrası aldığım kilolardan ve kabettiğim formumdan şikayetlerimin son bulması için sportif çalışmalara başladım. Aynı sorundan muzdarip Senem ile beraber (gerçi kendisinin sorunu askerlikten değil) henüz çok düzenli olarak gitmesek de bir spor merkezine yazıldık.

İlk gün aktivitesi olarak bizde artık bir ışık mı görüldü ne Kinesis seansında katıldık.
Gerçi bu iş için enerjimiz çok üzt düzeyde olmasa da keyfini alabildil. Bu Kinesis denen çalışma vücudunuz belli bölgelerinde kaslarınız olduğunu farketmenizi sağlayan çok yoğun olmayan ama acayip yoran bir çalışma. Özellikle kalça ve bel kuvvetlendirmesi ve postür düzeltmesi için yapılıyor.

Herkese tavsiye ederim. Adı da çok havalı. İlk bir kaç gün olacak ağrıları da…

Askeri adresim…

EGE ORDUSU MU.TB.K.LIĞI NARLIDERE İZMİR
Adrese buradan bakabilirsiniz. Yolu düşeni beklerim.

Yeni alan aynı tantana…

Uzun zamandır aklımda olan şeylerden biri, bu alanda başkalarına söz verebilmekti. Zaten burada bahsettiğim konuların bir çoğu eş-dost postalarından gelen yazılarla ilgili oluyordu. Bu konuda hakkını şimdiye kadar teslim etmediklerimden de yeri gelmişken özür diliyorum. (fallen art kısa filminin burada olmasını ve size ulaşmasını sağlayan Senem’i listenin önüne alıyorum.)

Sizlerden bana gelen postaların sadece ufak bir kısmını burada yayınlayabiliyordum. Elimde çok uzun bir yayınlanacaklar listesi var. Bunun önüne geçmenin en iyi yollarından biri gelen yazıları sizlerin bu alana koyması olacak. Bu konuda en muzdarip kişi olan Erdinç’in beni harekete geçirmesi sonucu, yeni bir platform oluşmasına karar verdik. Alanı RSS beslemeleri ile takip edenlerin fark etmiş olabileceği üzere, son 4-5 yazı bana ait değil. Posta listesindeki kullanıcılar bundan haberdar olmayabilirler, çünkü posta modülü bozuldu :)

Bu yazıları ve yenilerini sahiplerinin haklarını teslim etmek amacıyla, ortak bir platform üzerinden sunmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Bu amaçla da yeni bir alan hizmete giriyor.

tantana.biz

Bu yeni alan anlatacak, paylaşacak şeyleri olan, bildiği bir konuyu bilmeyenlere öğretmek isteyen, gelen bir postayı başkalarına gönderip unutulmaktansa, tekrar tekrar okunabilecek hale getirmek isteyen ve özellikle bir dileğin gerçekleşmesi için gelen postanın 7-20 arası kişilerden oluşan gruplara acil olarak ulaştırılması gereken durumlarda, tüm postayı değil tek bir bağlantıyı yollayarak, sadece ülkemizde olan bant genişliği kotasına takılmak istemeyen herkese açık olacak.

Yani kısaca aynı tantana olacak sadece herkes tarafından koparılacak. Alanımın ilk sloganı olan “kuru gürültünün turuncusu” olacak.

Şimdilik sadece alanın taslağı hazır. Bugün yarın öncelikle bu alandaki yazılar, daha sonra yenileri tantana.biz de olacak ve tabii ki posta listesindeki herkese ulaşacak.

Bir taraftan taylanesen.net aynı şekilde devam edecek. Benim yazdıklarım hem burada hem tantana.biz de olacak. Postalar gelmeye devam edecek.

Umarım amacını yerine getirebilen bir alan olur.

Şimdi buradan bazı arkadaşları göreve davet etmek istiyorum. Sayın Balci, Karaağaoğlu (kendisi en sağlam teknoloji temelli blogun sahibidir), Özen, Kabaş,Mutlugiller, Öcal ve Kızar. Öncelikle sizlerin yoğun katkılarını bekliyorum haberiniz olsun.

Hadi göreyim hepimizi…

Şirketimizin başarı rakamları…

Son iki hafta içinde şirketimiz insan kaynakları bölümü tarafından gelen elektronik postalar sayesinde sevinip, gururlanıyoruz. Başarılarımıza dair bildirilen sayıları azalarak sıralayacağım. İlk sayılar Interpro Bilişim 500 listesinden. Bilişim sektörüne ait bir başarı/büyüklük sıralaması. En altta ise insan kaynaklarından gelen diger sayılar var. İstatistikler yalan söylemez. Özellikle son iki satıra dikkat etmek gerekiyor. Buyurun sayılar…

507: Milyon dolar olarak ciromuz. (Türkiye’nin en büyük yerli bilgi teknolojileri şirketi)
339: Meteksan.Net Interpro Bilişim 500 sırası.
195: Tepe Teknoloji Interpro Bilişim 500 sırası.
40: Meteksan Sistem, Capital Dergisi-Brand Finance, Türkiye’nin en değerli 100 Markası sıralamasındaki yeri
38: Infronic Interpro Bilişim 500 sırası.
12: Meteksan Sistem Interpro Bilişim 500 sırası.
8: Meteksan.Net, İnternet hizmeti gelirleri sıralamasındaki yeri.
7: Meteksan Bilişim Grubunun bu yıl kazandığı, Kariyer.net İnsana saygı ödülünün tekrarlanma sayısı.
5: Meteksan Sistem, Kişisel bilgisayar (taşınabilir) dağıtıcı, toptancı, bayi gelirleri sıralamasındaki yeri.
4: Meteksan Sistem, Sektörel yazılım, Veri iletişim donanımı, Veri tabanı yazılımı ve Eğitim gelirleri sıralamasındaki yeri.
4: Infronic, Veri yedekleme ve depolama donanımı gelirleri sıralamasındaki yeri.
3: Meteksan Sistem, Sunucu gelirlerinde ve Uygulama geliştirme araçları gelirleri sıralamasındaki yeri.
2: Infronic, E-ticaret gelirleri sıralamasındaki yeri.
2: Meteksan Sistem’in Ankara’daki en büyük bilişim şirketleri arasındaki sırası.
2: Meteksan Sistem olarak, ERP yazılımı, Doküman arşiv yönetimi yazılımları ve Danışmanlık hizmeti gelirleri sıralamasındaki yeri.
1: Meteksan Sistem olarak, Sistem Bütünleştirme şirketleri arasındaki sırası.
14: Meteksan Sistem, çalışanların bir önceki aya ait maaşlarının öngörülen ödeme tarihi.
1: Meteksan Sistem, önceki aya ait maaşların, 14. günde verilecek taksitinin sıra numarası.

Bizi en iyi Lineker anlar

Gary Lineker Ingiltere’nin 80′li yıllarda ki en önemli ileri uç oyuncusuydu. Kendisinin bende ayrı bir yeri vardır. O top koştururken, ben sokakta kendisi kılığında futbol oynardım. Yani o zamanlar deli gibi futbol takip ettiğim düşünülürse bana göre dünyanın o dönemdeki en iyi oyuncusuymuş. Lineker futbol oynadığı dönemde yeteneği ve zekası ile ön plana çıkmış bir futbolcu. İyi anlaşılsın diye affınıza sığınarak söylüyorum, futbol hayatı boyunca “eşek yüküyle” gol atmış bir kişilik. Gary LinekerTüm bu golleri atarken bir tane bile sarı kart görmeyen bir oyuncu. Bunlar bence futbolu ne kadar iyi bildiğini gösteriyor. Kendisinin parlak kariyerine buradan ulaşmak mümkün. Türk milleti için pek sevilmeyen bir kişilik olabilir, zira İngiltere’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı 5-0 ve 8-0′lık iki zulümde kendisi üçer gol atmıştır.

Peki Lineker’in bu futbol bilgisi ve zekası bizim ne işimize yarar? Şu işimize yarar:
Kendimizi Almanya yenilgisi ve kupadan elenmemiz konularında züğürt tipinden de olsa teselli etmeye yarar.

Gary Lineker demiş ki:
“Football is a simple game. 22 men chase a ball for 90 minutes and at the end, the Germans always win”. Yani:
“Futbol basit bir oyundur. 22 adam 90 dakika boyunca bir topu kovalar, ve sonunda hep, Almanlar kazanır.”

Röportaj Mimi

“Röportaj Mimi de ne oluyor?” sorusuna mahal vermeden açıklamamı yapayım. Röportaj Mimi, blog sahiplerinin çevrelerindeki eş, dost blogculara yine çevrelerindeki diğer blogculardan gelen bir kaç soruyu yöneltmesi sonucu oluşan bir zincir.

Sevgili OnurKa’da beni mimlemiş. Kendimle röportajıma vakit kaybetmeden başlayayım.

Sorular ve cevaplarım şöyle:

1.Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
Kendi adıma bir alanım olsun düşüncesiyle aldığım taylanesen.net içerisinde ne eklesem diye düşünürken Onur’un blogunu gördüm ve eğlenceli olacağını düşünerek kendiminkini oluşturmaya karar verdim. İlk yazımıda Google’ın Bloogger hizmetini kullanarak 8 Haziran 2007’de yazdım.

2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Belli bir konu ya da eğilim yok yazılarımda. Ama bir çatı altında toplayayım dersem, çoğu paylaşmak istediğim şeyler. Genel olarak içimden geldiği gibi yazıyorum. Bu da iyi kötü yazılarımda bir tarz oluşmasını sağlamıştır herhalde.

3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Çok fazla sayılmaz. Ancak genelde evde yazdığım için yazıların sonuna doğru bir miktar uykudan feragat etmiş olabiliyorum. Uyku bana hiç bir zaman yetmediği için bu durum da çok olağanüstü sayılmaz.

4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan beklenti yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Henüz eğlenceli olmaya devam ediyor. Bir gün beklenti yüzünden yazacağımı düşünmüyorum. Sonuçta benim yazmak istediğim şeyler olması, bu işi keyifli yapan.

5.Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Keyif aldığım ve paylaşabildiğim surece devam edeceğim.

Bende bu zinciri, bir blogu olma zamanı çoktan geçmiş olan sevgili İbrahim ile, ilk yazılarından biri olmasını sağlamak amacıyla devam ettiriyorum

Turkcell Süper Lig artık bitsin – Devenin sırtı 1

Hafta sonu Sivasspor – Gençlerbirliği Oftaş futbol maçına gitme gibi bir şanssızlık yaşadım. Sivasspor’un bu sezonu başarılı geçirmesinin babamda yarattığı heyecan ve toprak özlemi önceki haftadan maç için sözleşmemize neden olmuştu.

Maç günü babamın erken gitme ısrarlarına, “nasıl olsa ufak takım maçı kalabalık olmaz” düşüncesiyle direnişlerim stadyuma vardığımızda büyük bir utanç duymama neden oldu. Esasında utancı duyması gerekenin kim olduğuna karar vermekte hala zorlanıyorum.

Zira bir futbolseveri hasta edecek neredeyse her şeyi yaşadık. İlk olarak stadyum otoparkından faydalanamadık. Sebep olarak bize otoparkın basın, polis, yöneticiler (diğer adıyla protokol) vs. gibi futbolun kimin için oynandığını sorgulatan bir grup sayıldı. Biz de büyüklerimize saygı gösterip araçlarına yaklaşmamayı kabullenerek arabamızı stada 500 metre uzaklıkta park kılıklı bir yere bıraktık. Stada girerken çekirdeğimizi aldık, ilk polis tacizinden geçip bilet almak için gişeye gittik. Ancak Sivasspor taraftarına bilet stadın diğer tarafında satıldığı için ilk gişeden elimiz boş ikinciye doğru yürümeye başladık. Yürüyüşümüz sırasında karşımıza sevgili köpeğiyle bir polis çıktı ve “buradan geçemezsiniz” diyerek bize yolu yaklaşık 3 katına çıkaracak bir güzergah çizdi. Kabalık edip neden diye sorunca da “geçemezsiniz arkadaşım” şeklinde tatmin edici bir cevap verdi. Polise saygımızdan belirttiği yolu takip ederek gişeye ulaştık ve en azından tarif ettiği yol doğru olduğundan kendisine şükran duyduk. Biletlerimiz aldık, ikinci polis tacizinden sonra kapalı tribün girişini sorunca koca statta tüm taraftarlar için zaten sadece bir tribünün açık olduğunu, onunda girişinin az önce yanından geçtiğimiz insanların oluşturduğu sıranın ucunda olduğunu öğrendik. 25.000 kişilik stadyum bomboşken tek bir kapıdan ortalama dakikada 2 kişinin girebildiği bir sistemle seyirci almak kimin aklından çıktı bilmiyorum ama tabii ki seyirci maç başladığında hala dışarıda olduğu için huysuzlanıyordu. Tam bu huysuzluk anlarında yurdum insanı tarafından keşfedilmiş bir şeyin içinde buldum kendimi. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda 2′şerli olarak sıralanmış kızgın kalabalık yaşadığı rezaleti yuhalamaya başladı. Ama bu kadar mı organize olunur? Kimse kimseyi kırmıyor. Sıra da birinin aklına “niye bekliyoruz burada” sorusu gelip yuhlamaya başlamasını takip eden mikrosaniyeler içinde stadyum çevresi inliyordu. Ancak bu sırada başka bir yurdum insanı icadı olan tepkilere kayıtsız kalma devreye girdi ve bizim tribüne girişimiz ancak maçın 28. dakikasında oldu. Bu sırada 3. kez polisler tarafından mıncıklanmayı artık yadırgamaz olduk. Balık istifi görünümünde bir grup Sivasspor taraftarıyla samimi biçimde maçı izlemeye başladık. Önümüzdeki tarlada spor yapmaya çalışan zavallı 22 arkadaş hakemin sürekli olarak çaldığı ve benim yeni olduğuna kanaat getirdiğim düdüğü sayesinde donarak ilk yarıyı tamamladı.

Devre arasında sahaya buzdan donan çimleri iyice berbat etmeye yönelik arkasında silindir taşıyan bir traktör girdi. Traktör şöförü tarla görünümlü sahada o kadar havaya girdi ki futbol sahalarında görmeye pek alışık olmadığımız biçimde bir trafik kazası yaşandı. Traktör şöförü silindiriyle devre arasında ısınan futbolculardan bir tanesinin bacaklarını şöyle bir yokladı ve gülümseyerek sahayı terk etti. Ama devre arasında gördüğüm en acı olay bu değildi. Stadyum köftesi diye andığım içindeki kıyma miktarı bulgur miktarının yaklaşık dörtte biri olan köfteler yerlerini dondurulmuş köftelere bırakmıştı artık. Bunun hüznünü yaşarken ikinci yarı başladı. Çekirdek yiyerek ısındığımız ikinci yarının sonunda da Sivasspor biz tribüne daha giremeden attığı ve bu yüzden göremediğimiz gol ile maçı 1-0 kazandı.

Stadyumdan çıkıp polisin daha önce tarif ettiği yoldan arabamızın bulunduğu yere gidecekken karşımıza yine bir polis çıktı. Giderayak tekrar bir tacize uğrayacağız diye düşünürken polis bize geldiğimiz yolunda kapatıldığını belirtti. Dayanamayıp yine nedenini sorunca “otobüs çıkacak, geçemezsiniz. İsterseniz bekleyin otobüs çıkınca geçersiniz” cevabını aldık. “İyi bekleyelim ne zaman çıkar?” diye karşılık verince polis abimizin gayet sakin “yarım saat, bir saat falan sürer” şeklinde herkesi kendi gibi işi gücü yok sanan cevabıyla iyice rengimiz attı. Bu kezde geldiğimiz yolun 3 katı daha yolu geçerek arabamıza ulaştık.

Yani özetle maça zamanından 20 dakika önce gittik, 25.000 kişi kapasiteli stadyuma, 10 da biri doluyken girmek için 45 dakika bekledik, maçın tek golünü göremedik, köfte yiyemedik, hakemin maçın keyfini polislerin ise bizim keyfimizi yok etmesini izledik normalde yürümemiz gereken yolun 10-15 katını yürüdük ve -5 derece sıcaklıkta donarak eve döndük.

Giriş kuyruğunda en konuşulan konuya şaşırmayacaksınız: Ondan sonra maça gidilmiyor, stadyumlar boş diyorlar. Maça geliyoruz içeri almıyorlar!
Benim bu aralar en çok tekrarladığım atasözüne de. Üzülerek yazıyorum: Deveye sırtın neden eğri diye sormuşlar. Nerem doğru ki demiş.

Kıyafet Şöleni

Yaklaşık bir ay kadar önce sevgili Burak’ın doğum gününü kutladık. Kutlamamizdan iki hafta kadar önce Burak telefon edip 8 Eylül tarihinde program yapmamamı o gün özel bir şeyler olacağını söyledi. Merak içinde bunun ne olduğunu öğrenmeyi beklerken bir kaç gün sonra Burak tekrar aradı ve o gün doğum gününü kutlayacağımızı ancak bunun normal bir doğum günü eğlencesi olmayacağını bir kıyafet eğlencesi olduğunu söyledi. Açıkçası garipsemedim, çünkü böyle bir toplantı yapacak tek tanıdıklarım sevgili Mutlu çiftiydi.

Tabi bizim alıştığımız eğlencelerden çok farklı olan bu sosyetik eğlence için ne giyebileceğimi bulmak epey vakit aldı. Ne giyeceğimi son geceye kadar bulamadım. Son gün annemin her şeyi saklama huyunun ilk kez bir faydasını gördük. Ertesi gün aşağıdaki resimdeki gibiydim.

Resim 1. Arap Şeyhi

Evde bizi sevgili Sezar ve toprağım Kleopatra karşıladı. Diğer konuklar arasında 2 doktor, 1 vampir, 1 kızılderili, 2 Japon hanımı (Birisi Selen’di. Annemin zulasından ona da bir kimono çıktı), 1 ninja, genç Nuri Alço ve 2 kurbanı vardı. Onların fotoğraflarını burada izinsiz yayınlamıyorum.
Kıyafetim erkek katılımcılar arasında yapılan oylamada birinci gelerek başarısını ispat etti. Hanımlar dalında kazanan bir Japon oldu.

Toprağım Kleo ve Sezar çok iyi hazırlanmışlardı. Tüm gece eğlenmemizi sağladılar. Hatta gecenin ilerleyen saatlerinde, Playstation’ın buradan görebileceğiniz dans halısını bile kullandık. Şimdi burada herkese haykırmak istemiyorum ama dayanamıyorum, bu kısımda F yerine D alan üç kişiden biri de bendim. Hemde bu kıyafetle.

Bu geceyi fotoğrafları ancak aktarabildiğim için yeni yazıyorum. Gerçekten hayatım boyunca unutmayacağım bir geceydi. Kızılderili Meriç “bu kıyafetler üzerimizdeyken bir tur atalım dışarıda” demişti. Genelde kabul görmedi ama keşke atsaymışız. Hem böylece eve girerken göz teması kurmamaya çalıştığımız yan komşunun hissiyatınıda daha açık öğrenebilirdik.