Türkiye kategorisi için arşiv.

Geçenlerde Yılmaz Özdil kullanmış bu tabiri: “Recep İvedikleşmek”

İlk 3 gününde 1.2 milyon kişi izlemiş filmi. Şu sıralar 2.2 milyon kişi olmuş bile. İzlenme rekoru ilk filmde: 4.3 milyon. Bu alanda ikinci Kurtlar Vadisi Irak: 4.2 milyon, üçüncü Gora: 4 milyon. Üç Maymun, yurt dışında fırtınalar estirdi, yalnız ve güzel ülkemde 126 bin kişi izledi. Yani yaklaşık 0.13 milyon

Ben ilkine gidememiştim. Televizyonda bir bölümünü izledim. İkincisi rekor üsüne rekor kırıyor. Türk sineması için olağanüstü bir başarı. Şahan Gökbakar’ı da Zoka zamanından beri izlerim. Bence bu kadar seyredilmeyi de hak ediyor.

Ama sorun şu ki 1.2 milyon insanımız nasıl oluyorda bir hanzonun hikayesini seyretmeye bu kadar hevesli anlayamıyorum. Üç Maymun da herkese hitap etmeyebilir ama, insanımızın İvedik’le bu kadar iyi anlaşması sinemamız için başarı olamayacağı gibi, hepimiz için utanç kaynağı olmalı. Sanatın ve özellikle sinemanın, televizyon manyağı halkım üzerinde daha da Recep İvedikleştirici hale gelip, bundan para kazanır olmasını içime sindiremiyorum. Çok yakında düşünce kabiliyetimizi geliştirmek için sanatı değil; sıfır numara zımpara kağıdı kullanmaya başlayacağız.

Halkı hanzo yerine koyup sadece uyuşturucu vererek daha fazlasına mahkum eden ve yıllarca yalnız ve güzel ülkem insanının beyin kıvrımlarını kördüğüm eden rahmetli ve yaşayan tüm siyasetçi, bürokrat, sanatçı ve karanlık aydınlara teessüflerimi gönderiyorum.

Yaklaşık 45 gündür asker olduğum için yazı yazma fırsatım olmuyordu. Esasında epey yazacak şey geldi aklıma, ama yapanlar daha iyi bilir; fırsatlarınız sınırlı oluyor. Bugün bir şans yakaladım ve kaçırmadan yazayım dedim. Tabii her şeyden önce herkese selamlar.

Radikal gazetesinde dün (30 Ocak 2009) ilginç bir başlık gördüm. “Devlet Korumasından Devlet Hapishanesine” başlıklı yazıyı önce çok ciddiye almadım. Malum, bu aralar devlet kendi koruduklarını da kendini koruyanları da hapse atmayı başarı saydığı için gün gün iç sayfalara doğru kayan Ergenekon tantanasının bir haberidir, diye düşündüm. Ancak iç sayfadaki resmi görünce öyle olmadığını anladım.

Genç bir çiftin töre zımbırtısı sonucu yaşadıklarını anlatıyor. Kısaca kız zorla bir akraba ile evlendirilmek isteniyor, sonra sevdiği için kaçıyor; oğlan önce askerden kaçıp sonra yakalanıyor. Askeri ceza evinde evlilik, onaylanmayan evlilik sonucu delikanlının kafasına dört kurşun, kıza devlet koruması. Buraya kadar olan kısmı, zaten gün aşırı üçüncü sayfalarda. Sorun bundan sonrası. Devlet korumayı kaldırınca, kız eve dönemeyince, ahlaksızlık kol gezip düzen olunca kızımız da bir fuhuş baskınında yakalanıveriyor. Şimdi devletin cezaevinde. Herkesten uzak, emniyet altında.

Töre sözü geçince mangalda kül bırakmayan devletin amirleri, kendi korumalarındaki bir genç kıza bile sahip olamamış anlaşılan. Ortalıkta Güldünya hikayeleri dolu dizgin. Hikayemiz bol, kaymağı kalın. Sonuç değişmiyor ama. Mangalda kül bırakmamak için töreden yananların kül olmasını bekleyenler, hayatlarına devam ediyor. Olan, üçüncü sayfadakilere oluyor.

Bildiğiniz üzere seçimler yaklaştı. Oy lazım. Bir miktar propaganda, bir miktar rüşvet ve birtakım ali cengizler sayesinde olmayacak şey yok.

Örneğin; kara çarşafa kırmızı üstüne beyaz altı ok takılabilir. İçi sızlayana Gripin tüm bakkallarda. Ya da poşet poşet kara elmas.

Çarşaf ile ilgili yazı yazmayı şimdilik erteliyorum. Zira ben geçen seçimde CHP’ye oy verdim, demek ki bu eşekliğe bende ortağım. Çıkıp beni benden iyi eleştirecek birileri olacaktır.

Gelelim kara elmas hadisesine. Vereceği bir iki oy karşılığında sahip olmaya layık olduğu en büyük şeyin kaybettiği eşeği olduğunu sanan yalnız ve güzel ülkem insanı, bu seçim döneminde de kömür ve gıda avansı karşılığında keriz gibi teslim olmayı uygun görmüş ve eşeğini “şimdilik” geri almıştır.

Esasında çok yorum yapılacak bir konu değil. Sadece bir şey hatırlatmak niyetindeyim.

Biz madem gerinmemiz gerektiğinde “Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıyız” diyoruz, o zaman vasiyetine de uymamız gerekir.

Osmanlı’nın en önemli üç padişahından biri, İstanbul’un sahibi Sultan 2. Mehmet vasiyetinde buyurur ki:

“Külliyemde inşa ettirdiğim imarethanede şehitlerimizin aileleri ve İstanbul’un fakirleri yemek yiyeceklerdir. Yemek yemeye veya almaya gelemeyen olursa bizzat görevliler, yemekleri hava aydınlanmadan, kimsenin sokaklarda olmadığı zamanlarda, kapalı kaplarla evlerine götüreceklerdir.

Bir bildiği vardır herhalde.

ObamaYeni başkanımız sevgili Barrack Obama oldu. Kendisi bizim başkanımız olsa gerek, zira acayip itibar gördü. Bu sabah, “Geceden kalan bir haber var mı?” diye bakmak için televizyonu açtım. Her kanalda son dakika: ABD’nin yeni başkanı OBAMA. Altta daha küçük harflerle: OBAMA ilk siyah başkan oldu.

Ekranın yarısı son dakika yazılarıyla kaplı. Aynı on beş şehit verdiğimizde, Güngören’de bomba patladığında, Anayasa Mahkemesi Kararları açıklandığında olduğu gibi. Arabaya bindim, radyoda haberler: Şampiyon Obama. Internet’e girince her yer Obama. Dün ntvmsnbc’de biz de oy verebiliyorduk. Obama’mı, McCain mi? Obama’yı seçenler arasından yapılan çekilişte bir kişi kendisiyle akşam yemeği kazandı.

Bir an durup ya McCain kazansaydı, halimiz ne olurdu, diye düşündüm. Kendi beyaz, saçlar beyaz.
Ya ülkemizdeki zenciler ne yapacaktı, ya Etoo ne yapacaktı?

Günün ilerleyen saatlerinde piyasalarımız rahatladı. Dolar düştü. Obama’nın başkan olamadığını düşünmek bile istemiyorum. Korkunç.

Bakın bu bugünkü Hürriyet gazetesinin ön sayfası. Bu da 29 Ekim’deki. Yarın’dan itibaren Fanatik gazetesi her gün Obama’nın üç büyüklerin formalarıyla çekilmiş tam sayfa fotoğrafını verecekmiş. Dolmuşa, arabaya asarız artık.

Ayrıca Kenya kardeş ülkemiz oldu. ATV seçimleri Kenya’dan takip eden ekibine, orada, kalıcı bir ofis kuracak. Obama sözde soykırımı kabul ederse bizde edeceğiz.

NTV geceleri NBC ile ortak yayın yapacak. Başlarda yayın Türkçe’ye çevrilecek sonra komple özgün dilinde olacak.

Bir keriz çıkıp “Bize ne lan bunlardan?” derse dövülecek, zenci muamelesi görecek, Sarah Palin ile bir gün geçirmesi sağlanacak.

Obama başkan, Türkiye şampiyon.

Bayrağımızdaki yıldızın eyalet yıldızına dönüşmesi an meselesi.

Not: Irkçılığa karşıyız ayağı yapan herkesin ağzında dolaşan, “ilk siyah başkan” lafı, ırkçılığın daniskasıdır.

Fazil Husnu Daglarca“…İçim sızlıyor. Büyük yerlere çıkmış insanların dillerini kullanmamalarını işittikçe, gördükçe içim sızlıyor. Ben diyorum ki; bunlar içeri girmiş düşman orduları, tanklarıdır. Temizlenmelidir.”
NTV Ve İnsan programındaki söyleşisinden

“…Ben kendimi Türkçe’nin bir türlü bekçisi sayarım. Her sözcüğü kullanmak isterim ki, ilerideki çocuklar, gençler Türkçemizin o sözlerini unutmasınlar. İsterim ki Türkçe yok olsa -bunu bir yerde de söylemiştim- benim kitaplarımda Türkçe’nin tümünü bulsunlar. Eksiksiz tümünü.”
NTVMSNBC ile yaptığı söyleşi

Bu sözlerin sahibi, Türkiye’nin en büyük şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca vefat etti.

Üyelerimizden sevgili Ceren Taylan’dan mükemmel tespitler içeren çok güzel bir köşe yazısı…

“Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.” 

Mustafa Kemal ATATÜRK  

Kadın programları izler misiniz? Mesela “Sabahların Sultanı” , “ Su Gibi”, “Esra Ceyhan’la” …ve benzerleri gibi ? Bu sorum sadece kadınlara değil erkeklere de. İzler misiniz?  

Ben fırsat buldukça izlerim; izleyenlerin yorumlarını bile dinlerim.  

Bana göre sabah programları, halkımızın içler acısı durumunu ortaya seren ve aslında şu anda nasıl bir ‘katakulli’ içerisinde olduğumuzu gösteren çok önemli göstergelerdir. 

Artık her gün ayrı bir komplo teorisi ürettiğim güzel ülkemde bizlere aşılanmak istenen derin cehaletin bence en büyük yayın araçlarıdır sabah programları. Nasıl mı? 

Türkiye nüfusunun %52 si kadındır; nerdeyse yarı yarıya. Peki, bu kadınların büyük çoğunluğu nerdedir? Maalesef evlerinde. Sabah kocasını işe, çocuklarını okula gönderen bir kadını ne yapar? Tabii ki televizyonu açar; ya izler ya açıkken iş yapar ama televizyon açıktır. Ve o eskilerin aptal kutusu dediği alet, başlar kadınlarımızı eğitmeye. Bir gün iki gün etkilenmese insan üçüncü gün artık kulak vermeye başlar ister istemez. Şimdi sizler “o programlarla kim eğitilir ki canım?” diye sorabilirsiniz. Ama haksızsınız. Çünkü bizim halkımız okumayı sevmez, bileni dinlemek yerine bilmeyenin atıp tutmalarını dinler, merak ettiği şeyi açıp okuyarak öğrenmek yerine gider birilerine sorar ve o birileri de maalesef kendilerinden bir gömlek üstün değildir. 

Hedef neden kadın? Çünkü eğer bir ülkenin hem yarı yüzdesine sahip olan hem de kalan yarısına ilk eğitimlerini verecek olan bu %52’lik kesim cehalete sürüklenirse, tüm Türk toplumunun nereye gideceğini varın siz düşünün; anca geriye, anca geçmişe anca sefalete ve esarete.  

Bu komployu sadece şimdiki idareye yüklemek istemem, bu uzun yıllardır süre gelen cehaleti geliştirme ve yayma politikalarının bir sonucudur. Ve şu anda bunun en üst noktasını yaşamaktayız. Pek çok konuda ya eksik bilgiye sahibiz ya da ona bile sahip değiliz. Kişisel ve toplumsal eksikliklerimizin yanı sıra, bize dayatılan öğrenme şekilleri de bu eksikleri desteklemekten ileri gidememekte. Kendini o veya bu şekilde aydın ilan eden kesimin ise halkı yönlendirmeden çok uzak olduğunu sadece kendi çıkarlarını yönlendirdiği ise su götürmez bir gerçek.

Bu cehalet sonucunda kaybedilen ve kaybedilmeye mahkûm olan nedir peki?  Yazarken bile içime korku salan bir gerçek ne yazık ki, VATANIMIZ. 

“Bir millet, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla kaimdir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK  

Saygılarımla,

Ceren Taylan

Evet sormalıyız aslında ne yaptık şimdiye kadar? Hepimiz zaten iyi eğitim almış, Atatürkçü gençlerdik değil mi? Zaten duyarlıydık, önem veriyorduk dünya barisina, entellektuellige, laiklige, yasam kalitesine…

Zaten yeterdi kafamizin icinde onem veriyor ve soruldugunda boyle cevap veriyor olmak.  Bilinclendirmek icin cevremizi yeterliydi yalnizca e-posta mesajlari iletmek..

Bana sorarsaniz “Yeterli mi?” diye, cevabim malesef “Hayir”.  Aslinda sunu itiraf etmek gerekir ki, saglam anayasal ve kulturel temeller uzerine yeterli seviyede bir sosyal refah ortami gelistirebilmis ulkelerde yalnizca bireysel farkindalik yeterlidir bu degerleri ve duzeyi korumaya hatta gelistirmeye.

Ancak malesef cesitli nedenlerle devlet altyapisi uzerine sosyo-kulturel ve sosyo-ekonomik atilimlarini getirememis, en azindan devamliligini saglayamamis ulkelerde bireysel farkindalik, ulkesine cekirdekten faydali olmak yerine, kendini bir an once bireysel farkindaligin takdir gordugu ve sonuc verdigi batili bir ulkeye atma gayreti icinde birakiyor genc nufusumuzu. Dolayli olarak bu durum da bir fayda yaratiyor diyenlerimiz cikacaktir, dogrudur ancak varmak istedigim nokta bu degil.

Oyle dusunuyorum ki, toplumsal olaylar uzerinde farkindalik duzeyi yuksek bireylerin paylasimlarini daha genis kitleler ve daha genis bir konu yeplazesine tasimalari, en azindan paylasimcilarin iclerinde basarabilme heyecanini hissetmelerini ve belki de hatta kitlesel ,cagdas ve yenilikci hareketler icin gerekli tetikleme enerjisini yaratmalarini saglayacaktir.

Gelin donanimlarimizi, tecrubelerimizi, begenilerimizi, duyarliliklarimizi toplumsal olay ve gelismelere suzgec yapip,  en uygun platformlarda paylasalim, e-posta mesaji iletmekten bir adim oteye gecelim, belki de cok daha oteye geceriz ne dersiniz?

Yayinlanmasini istediginiz yazilariniz icin sitemizin “iletisim” bolumunden bizlerle temasa gecebilirsiniz.

Ilginize simdiden cok tesekkurler,

Saygilarimla

Erdinc Akbay

Sevgili Burcu Taykurt, sosyal yardim kavramini, kalici cozumlerden uzak bir noktaya tasiyan anlayis hakkinda toplumsal duyarlilik gostermeye davet etmis bizleri. Tantana ekibi olarak yazisini begeninize sunuyoruz:

Hastanelerde bekleyen çaresizler, otobüste tiklim tiklim giderken biraz oksijen istegiyle çaresiz ya da iftar çadirlarinda metrelerce kuyrukta iftar saatini bekleyen insanlarin suratlarina bakin ve resimlestirin beyninizde. Bezgin ve yarinindan umudu kalmamis bir toplum.

Yine bir ramazan ve yine iftar çadirlari… uzun kuyruklari ve bekleyen onca insaniyla. Kimisi hakikaten orada verilecek iki tas yemege muhtaçken, kimisi iftar vakti evine yetisemeyeceginden, kimisi de sirf bedava diye orada bekliyor derken spiker uzatiyor mikrofonu siradaki insana. Aslinda sira ona çoktan gelmis de farkinda olmayan güzel vatandasimiza(!).  Ve vatandas cevapliyor: “Belediye baskanimiz olsun, yetkililer olsun, Allah hepsinden razi olsun, bizleri düsünüyorlar böyle bir imkan sunuyorlar…”

Bekir Coskun 4 Eylül’deki yazisinda her ramazan gözlemledigim durumu çok güzel anlatiyor:

“O çadirlar size bir milletin ne halde oldugunu anlatir.Holdingler büyürken, yabanci sermaye gelip kárini katlayip giderken, iktidar sürekasi zenginlesirken ve iktidar ile yalakalari ekonominin iyi oldugunu papagan gibi tekrarlayip dururken…

Gerçek ramazan çadirlarindadir.

Ve çogaldikça çogaliyor çadirlar…

Görmüyor…

Gözüm kör, gözüm…”
Ve en çok canimi acitan gerçekten bahsediyor:

“O çadirlar o insanlara yoksul ve açliklarini hatirlatip gerçegi anlatacagina, onlar çadirlari iktidarin basarisi sayiyorlar.
Ve eminim tümüne yakini AKP’ye oy veriyordur.

Çadirlar hatirina…”

Sadece çadirlarla da bitmiyor. Söylenenlere göre, ki artik yazili kaynaklara bile süpheyle baktigimiz bir zamanda,
son bes bucuk yilda 6 milyon ton kömür dagitilmis. Yani kömür, erzak derken gorunen o ki, bunlari dagitanlar bu isi biliyor!
TGRT spikeri uzatiyor mikrofonu bir teyzeye, sene 2007, kis kapida, “aman oglum bu kömürü vermeseler ben bu kis donar bir kösede ölürdüm.” diyor.

Kime kizmaliyiz? Halki fakirlestiren ve bu hallerini suistimal eden hükümete mi, 3 kurus erzak 5 kurus kömüre ülkeyi satan vatandasa mi?

Yoksa asil suçlu tüm olanlara seyirci kalip sesini duyurmayan bizler miyiz?

Bu gidisle ancak sans eseri bir araba çarpmasi sonucu “Görüyorum!” diyerek açilacak olan kör gözümüz, gördüklerinden vicdan azabi çektiginde çok geç olacak.

Burcu Taykurt

Yıllardır futbol izliyorum. Böylesini görmedim. Cumhurbaşkanı’mız milli maç havasına girdi. İlk on birdeki yeri garanti. Pivot santrafor durumunda. Tüm toplar sanıyoruz kendisine gönderilecek. Zira durum onu gösteriyor.
Kendileri Ermenistan’a ziyarete gidiyor. Aslında amaç maça gidip frigo buz yemek.

Bu luzumsuz ziyaret geçmişte yapılan bazı açıklamalarla örtüşüyor. O günlerden kayıtlara geçen konuşmayı, sevgili Erdinç, Metin Aşık’ın satırlarıyla göndermiş. 1993 yılında mecliste Demirel Hükümetinin Ermenistan politikası tartışılıyor. Söz Sayın Gül’de:

“Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir.
HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul) : Beynelmilel protokol o..
ABDULLAH GÜL (Devamla): …Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, ‘Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, ‘Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihai şeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”

Sayın Gül’ün bahsettiği katliam daha önce benim bu alanda bahsettiğim Hocalı Katliamı. Zannediyorum Sayın Cumhurbaşkanı’mız, aynı basınımızın Hocalı Katliamı’nı unuttuğu gibi, bu konuşmasını unuttu. Dahası orada ölen insanları, bizden koparılmak istenen toprakları, Avrupa’lılar gibi soykırımcı gösterilmek istenmemizi de unuttu.

Tabii ki Sayın Cumhurbaşkanı o günden bu yana çok gelişti. Hükümetimizin büyük desteğini alarak, gerizekalı bir “masadan kaçmama” politikasının yürütücüsü olmaya soyundu.

Ama o da ne: Hükümetimiz de bizim zaten masadan kaçmadığımızı, yıllardır tüm Ermeni, Avrupalı ve Amerikalı tarihçileri aynı masaya davet ettiğimiz, tüm belgelerimizi bu masaya yatırmaya hazır olduğumuzu söylediğimizi ve onlardan da ellerindeki belgeleri açmalarını istediğimizi unuttu. Aslında hükümet bunu unutmadı. Bürokratları unuttu. Türk Tarih Kurumu bunu unutturmayabilirdi. Talihsizlik; onunda Ermenistan konusunda yüksek hassasiyeti olan başkanı da yeni göreveden alındı.

Bir terslik var bu işte.

Sevgili Erdinç’ten yine harika bir ülkem özeti. 3 maçtır tam da bize uygun şekilde son dakika da kurtardığımız maçlarla sevinmeye devam ediyoruz. Kendimize inancımızın artması güzel ama yine bize özgü bir alışkanlık yaratması an meselesi. Milletçe her sıkıntımızın ardından son dakikada atarız dememize çok az kaldı.

Sayın Çetin Altan’ın yazısını tantana’ya uygun bulmuş Erdinç. Çok da doğru düşünmüş. Teşekkürler.

Öp babanın elini

Özellikle nüfusun erkek kesiminde maç tutkusunun, politik sorunlarla ilgilenmeye ağır basması neden acaba? Örneğin yarın akşam Viyana’da Türkiye-Hırvat maçı başladığı sırada; Başbakan Tayyip Bey de, vatandaşlara hitap etmeye kalksa; TV izleyicilerinin ağırlığı hangi tarafta yoğunlaşır? Lamsız cimsiz biliyoruz ki, maç tarafında.

Kolay değil, tüm dünyada futbol karşılaşmalarına olan merakın; politik çatışmalara olan meraka ağır basmasını, bir analiz süzgecinden geçirmek.

Bir kez futbol maçları görsel; takımlardan hangisinin hasım kaleyi daha çok sıkıştırdığını da açık seçik görüyorsun, kimin kime gol attığını da…

Politikanın sözlü çatışmalarında ise, ne böyle bir görsellik var, ne de açık seçiklik. Kimin kime daha çok gol attığı, politik şutçuların kendi iddialarından ibaret kalıyor. Ne kalecilerin plonjonlarını görebiliyorsun, ne de ağlara takılan golleri.

Futbolun, politikaya ne zaman ağır basmaya başladığının tarihini, saptamak da kolay değil. Ne var ki o tarih, aynı zamanda evrensel bir dönüşümün tarihi. Fransız İhtilali ile başlayan “demagoglar saltanatı”nın da, yavaş yavaş miadını doldurmaya başladığının tarihi.

Böylesi bir dönüşümün anahtarını kim çevirdi, derseniz?.. Elbet de fizikçiler…

Uzay’a gönderilen uydular sayesinde futbol maçları, dünyanın her yerinden izlenebilir duruma gelmeseydi, maçlara karşı duyulan ilgi; “ulus-devlet” modelinin yereline kilitlenmiş demagogların, “saltanat kavgaları”na duyulan ilgiye ağır basabilir miydi?

Gerçi milli maçlarda sağlanan zafer, milli bir coşku duygusallığını volkanlaştırmada… Ancak böyle milli bir duygusallık; yerel politikacıların ne primini artırmakta, ne de onlara karşı ilgiyi…

Maç izleyicileri ve maçlarda tutulan takımlar; “zengin-yoksul” ayrımına göre kutuplaşmıyor. Oysa siyasal kutuplaşmaların saman altında; “mezra, köy, kasaba, taşra, kıyı mahalle, topluluk” ile “toplumlaşmış kent, çağdaşlaşmış ilçe, zengin mahalle” ayrımlarının iskeletleri yatmakta. Milli maç galibiyetlerindeki ortak coşku, temeldeki ekonomik uçurumları bütünleştirmeye yetmiyor.

Mars gezegenine inen ve Mars’ın 1 metre derinliklerinden toprak da almayı başararak, özel deposuna koyan “Ankakuşu”nun yaratıcısı fizikçiler; kim bilir hangi yeni kapıları açmakta insanlığa?

İster misiniz 100 yıl içinde, “Uzay maçları” da oynanmaya başlasın? Kimlerle kimler mi karşılaşacak diyorsunuz; Uzay’da koşabilen astronotlaşmış futbolcularla, Uzay’da da top oynayabilen robotlar…

Türkiye, onca siyasal tartışma içinde, “80 yıllık bütçe harcamalarının neden hiç şeffaflaştırılmadığını” nasıl merak etmiyorsa; fütürist fantezilere de alışık değil. Oysa “fütürizm”, eğlenceli pencerelerden taze oksijenler taşır küflenmiş beylik tatavalara.

Astronot futbolcularla uzay robotları arasında yapılacak bir “Uzay maçı”nda, acaba tüm dünya hangi takımı tutar?

Bir yanda sınır ötesi operasyonlar; bir yanda da ekmek, yaş sebze, elektrik ve akaryakıt fiyatlarına sürekli zam varken; fütürist fantezilerin anlamı mı olur?

100 yıl önce de, cep telefonlarıyla sokakta çekilen fotoğrafların, saniyede Avustralya’ya gönderilebileceğinin fantezileri yapılabilseydi; ola ki Türkiye, hâlâ daha “gelişmiş”lik payesinden bu kadar uzakta kalmazdı.

Eski zamanlarda, yetişkin bir oğlu da olan bir baba; sık sık eve yeni bir kuma getirir ve oğluna, yeni eşini göstererek:
- Öp annenin elini, dermiş.

Bir gün de oğlu, sessizce evlendiği eşini getirmiş eve ve babası kapıdan girer girmez, eşine dönüp:
- Öp babanın elini, demiş.

Babadaki şaşkınlık, eksi sürprizlerin yarattığı şaşkınlıklar için de ortak bir deyim olmuş.
Bakalım, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararlar için kimler:
- Öp babanın elini, diyecek…

Ama hepsinin ötesinde şahlanan merak, yarın akşamki maç… Moraller yüksek mi yüksek…

Kaldı ki, Levent’te ultra modern mekânlar içindeki kafeteryalar da harika; Fenerbahçe Parkı’ndaki Galatasaray Kulübü mutfağının zeytinyağlı enginarı da…

Daha ne olsun yani?

RSS beslemelerine üye olun