Türkiye kategorisi için arşiv.

Devletimizin ağ alanlarını yasaklayarak iletişimi engelleme(ye çalışma) girişimleri ilk meyvelerini vermeye başladı ve halkımız internet üzerinden yasaklı ağ alanlarına erişim için sahtekarlık (bazen haklı olabiliyormuş) konusunda zirveye yerleşti.

Sevgili Onur’un dikkatini çeken bu konuyla ilgili istatistikler şöyle:

İki ağ alanının erişim istatistiklerinde üst sıralardayız. Bu alanlardan biri ktunnel.com . ktunnel.com bir ağ alanına bağlanmak için öncelikle başka bir alan üzerinden geçmenizi sağlayarak, direk erişimi engellenmiş alanlara erişiminizi sağlıyor. Şu aralar da hiç şüphesiz en çok youtube erişimi için kullanılıyor. Bu bağlantıdan ulaşabileceğiniz ktunnel.com ağ alanının istatistiklerine göre, alana en çok kullanıcı ülkemizden geliyor. Ayrıca neredeyse sadece bizim yüzümüzden alanın son dönem kullanımı bir kaç kat artmış durumda.

Şampiyonluğunu zorladığımız ikinci istatistik ise, ağ alanlarının isimlerinin çözümlenmesi sağlayan “alan adı sunucuları”ndan ülkemiz için yasaklanmış alan adlarını da çözebilen opendns.org istatistikleri. Bu bağlantıdan göreceğiniz gibi tek rakibimiz sevgili müttefiğimiz A.B.D.

Opendns.org‘da ki ikinciliği başarısızlık olarak nitelendiriyorum. Bunun için önlemlerin alınmasını ve gerekiyorsa google’a erişimin kapatılmasını yetkililerden rica ediyorum.

Filmleri ve kazandığı ödüllerle Türkiye’nin en iyisi olduğunu çoktan gösteren Nuri Bilge Ceylan son olarak Cannes’da Pazar günü “Üç Maymun” filmi ile en iyi yönetmen ödülünü kazandı. Ancak ödülünü gölgede bırakacak bir açıklama yaptı:

“Bu ödülü birisine ithaf etmek istiyorum… Yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye…”

Bu açıklamasıyla “yeteneklerini, milletlerine hizmet etme arayışları yolunda harcayanlar gibi olmak istemeyenlere” en güzel cevabı vermiş oldu.

İzleyemeyenler buradan ulaşabilir.


Erdinç’in geçenlerde gönderdiği bir Yılmaz Özdil yazısı. Ben takip edememiştim, sağolsun Erdinç okumamı sağladı. Olağanüstü bir yazardan Kraliçe’nin Türkiye seyahatine kendince bir yorum. Yazıyı buradan aktarırken, aklıma 23 Nisan’da yazdığı başka bir yazıyı daha paylaşmak geldi. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.

Teşekkürler dostum. En çok da Romanya’lardan ilgini kesmediğin için.

Not: İçinde dolaşma şansım oldu. Dolmabahçe Sarayı’nın Beşiktaş Deniz Müzesi arkasındaki kapısı günümüzde Başbakanlık İstanbul ofisinin girişi olarak kulanılmakta.

Kont, Dük filan…

Kayseri eşrafından tornacı Hacı Ahmet Hamdi efendinin oğlu Abdullah, dün akşam, Windsor hanedanının varisi, Kral 6’ncı George’un kızı, Birleşik Krallık Hükümdarı, İngiltere Kraliçesi 2’nci Elizabeth Alexandra Mary ile birlikteydi.*

Rize Güneysulu taka kaptanı Ahmet reisin Kasımpaşalı oğlu Tayyip ise, Yunan Kralı 1’inci George’un torunu, veliaht Galler Prensi’nin babası, Greenwich Baronu ve Edinburgh Dükü, Prens Philip Mountbatten ile sohbet etti.

Atatürk işte budur.

Devrimlerine savaş açılan Mustafa Kemal, takunyalıların öve öve bitiremediği saltanatı kovmasaydı… Abdullah ile Tayyip, ofis olarak kullandıkları Dolmabahçe Sarayı’nda bahçıvan bile olamazdı! Çünkü, bahçıvanlık makamı bile babadan oğula geçiyordu.

Homongoloslar bugün hala “smokin caiz mi, değil mi” diye tartışırken, Mustafa Kemal, batı standartlarını aşan bir vizyonla, Anadolu insanının önünü açmış; tornacı çocuklarına, taka reisi çocuklarına “fırsat eşitliği” sağlamıştı.

Eminönü esnafı imam Ahmet Bey’in kızı “first lady” Hayrünnisa Gül, balkabağının faytona dönüştüğü “peri masalı”nı andıran gecede, Kraliçe’yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem…

Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere’nin Queen Elizabeth’i, dün, hayranlığını özetleyen şu kelimeleri yazdı Anafartalar Kahramanı’nın özel defterine…

“Mustafa Kemal’e saygılarımı sunmak benim için büyük onurdur.”

Ülkemiz yıllık Sibirya Soğukları günlerini yaşamaya başladı. Sansasyona bayılan basın yayın kuruluşlarımızın “geberene kadar üşünecek hava” anlamına getirmek için kullandığı bu tamlama artık herkes tarafından o kadar benimsenmiş durumda ki, insanımızın Sibirya’yı Erzurum’un bir kasabası olduğunu düşünmesi an meselesi. Zira kendisi Balkan’lara kafa tutacak seviyede hava durumlarına ve ana haber bültenlerine konu olur durumda.
Kar kiyamet ordekleri
Durum bu şekilde abartılacak kadar vahim olmamasına rağmen bu yılın en soğuk döneminden geçtiğimiz doğru.

14 Ocak 2007 saat 00:58 itibariyle biz evimizde otururken dışarıda hava sıcaklıkları şu durumda:

Ankara -12
Erzurum -30
Kars -29
Kayseri -22
Sivas -28

Ancak Dünya’nın en soğuk yeri ülkemiz değil.

Özellikle Rusya’da ve Kanada’da çok daha soğuk şehirlerle karşılaşmak mümkün. Örneğin an itibariyle Rusya’nın kuzey şehirlerinden 800 nufuslu Oimekon’da sıcaklık -53 derece. Zaten burası Asya kıtasında kayıt edilebilmiş en düşük sıcaklığa 1933 yılında -68 derece ile ulaşmış bir bölge. Bununla ilgili tüm liste için bu ağ alanını önerebilirim. Kanada’nın Yellowknife şehrinde ise şu anda sıcaklık -34 derece. Bu seviye için bile sıcaklık terimini kullanmak kulağa biraz garip geliyor. Moğolistan’ın Ulan-Bator şehri ise -39 derece ile serin bir gün yaşıyor. Sıcaklığın burada da -50 olduğu günlerle karşılaşmak mümkün.

Daha ne kadar soğuk olabilir sorusu aklına gelen varsa, bununla ilgili hizmeti de ayağınıza getiriyorum: Şu ana kadar kayıt edilebilmiş en düşük sıcaklık Antartika – Vostok’ta -89.2 derece olarak ölçülmüş. Bu rakamlardan sonra sevgili basınımızı insaflı olmaya çağırıyorum.

Sıcaklıkların kulağa daha sevimli gelmesini sağlamak için kullanılan en basit yöntem, Kelvin ölçeği kullanmak. Böylece sıcaklığın Antartika’ya gitmediğiniz durumda 200 derece altına düşme şansı bulunmuyor. İçimiz ısınıyor.

İnsanoğlunun arsız olduğunu kabul ederek ve “yazın sıcaklar bitsin diye bu kadar istersek sonumuz bu olur” diyerek, sadece sosyetik evlerin bahçelerinde yaz aylarında telef olmaktan zorla kurtulan Sibirya kurtlarına yarayan bu havaların bir an önce makul sıcaklıklara geri dönmesini diliyorum.

İçinde bulunduğumuz hafta eskiden, ilkokul zamanlarında, derslerin askıya alınıp sofraların hazırlandığı yerli malı haftası. Artık belirli gün ve haftalara saygımızı yitirdiğimizden mi yoksa yerli malı ürünümüz kalmadığından mıdır bilemiyorum, yerli malı haftası pek revaçta değil.

Sebebin ikincisi olması ihtimali daha yüksek. Örneğin memleketin her yerinden sular kaynaklarından şakır şukur akarken, bakkal ve büfelerimizden yabancı üreticilerin filtreleyip şişeledikleri laneten suyu almak zorunda kalabiliyoruz.

Çok büyük ihtimalle 90′lı yıllarda dogmus çocukların hiç kutlamadığı, yerli malı diye bir ayrım var mıydı diyebilecekleri bu hafta, bana göre tıpkı diğer kültürel değerlerimiz gibi kaybolup gitmiş ve biz farketmemişiz. Maalesef bu gençler cevizli sucuk, fiskobirlik fındığı ve finike portakalını aynı masada göremeyecek.

Yine de hatırlatmakta fayda görüyorum
Yerli malı yurdun malı , her Türk onu kullanmalı

Tatil dönüşü ailemin tümü tarafından terkedilmiş evimizde ev işlerinden kendimi bulaşığı uygun gördüğüm bir zamanda televizyonda son derece neşeli bir türkü duydum. İnsanı olduğu yerde oynatacak cinsten bir türkü olması dikkatimi televizyona yöneltti. Sevgili TRT yapımcılarının altyazı olarak koydukları ve özellikle genç insanların türkü söylemesini sağlamak amacı taşıdığını düşündüğüm şarkı sözlerini okuyunca bir şaşkınlıktır aldı beni. Şarkı bir ayrılık hikayesini ve arkasındaki isyanı anlatıyordu. Araya giren kara tren, yaraya basılan tuz derken bir de baktım ki programa katılan tüm sanatçılar düğündeymiş gibi eğleniyorlar.

Sonradan arayınca türkünün bir Trakya türküsü olduğunu ve Trakya’lıların böyle insanlar olduğunu gördüm. Böylece bu tezat yoğunluğunun şaşkınlığını üzerimden attım. Hatta bir yerde Trakya’lıların 5 dakikalık mesafe için bile yanlarına oyun havası kaseti aldığını, parayı eğlenirken yemek için kazanmaya çalıştıklarını ve son derece gamsız olduklarını okudum. Açıkçası Trakya insanının bu tavrı hoşuma gitti. Adamlar yaşıyor dememe sebep oldu.

Söz konusu türkümüzüde sizlerle paylaşayım:

Yunanistan ile aramızdaki sınır bilindiği üzere Meriç nehri ile belirlenmiştir. Nehrin bir yakası Yunan toprağı diğer tarafı Türk toprağıdır. Edirne’de ki köylerden birinde Eyüp (bundan böyle hikaye sonunda kendisi için içimiz burulacağından bizim Eyüp olarak anılacaktır )adında bir genç köyün ağasının kızına aşık olur. Ancak bizim Eyüp fakir olduğu için bu ilişki ağaya ters gelmiş ve kızı karşı kıyıdaki köylerden birinin ağasının oğluna vermiştir (Karşı köyün de Türk köyü olduğu belirtmeyi borç biliyorum). Bizim Eyüp’te öylece kalakalmış, aşkından mecnuna dönmüş, saçı sakalına karışmış. Türkümüzde bizim Eyüp’ün feryadıdır esasında.

Sözleri şöyle:

Sevdiğim iki gözüm ellere yar oldu babuba
Kara tren aramıza kara duman ekti de
Göz göre göre yazık Eyub’a

Buraları sevemedim gönül orada
Yanıyorum tuz biber yarada
Deli gönül eremedi eyvah murada
Ölüyorum tuz biber yarada

Gözlerimin karesi kırmızı nar oldu babuba
Meriç’in azgın suyu aramıza girdi de
Göz göre göre yazık eyub’a

Buraları sevemedim gönül orada
Yanıyorum tuz biber yarada
Deli gönül eremedi eyvah eurada
Ölüyorum tuz biber yarada

Burada “BABUBA” Trakya’da sıklıkla kullanılan “be” kelimesinden çıkmıştır. Söylenmek istenen “BE BABA” dır aslında.

Sizler için sevgili Onur’un blogunda yayınladığı metodu ilk kez uygulayarak şarkımızı da sizlere sunuyorum:

Sümela Manastırı

Yazan: admin
Kategori:Türkiye, sanat, tarih

Sümela Manastırı Trabzon İlimizin Maçka ilçesi Altındere köyünde bulunan yaklaşık 1550 once kurulmuş bir Rum manastırı. Yaklaşık inşa zamanı olarak 375-395 yılları olarak düşünülen manastırın günümüzdeki en onemli özelligi bekar erkeklerimizin ziyaretlerini takiben hayırlı bir kısmetle karşılaşacaklarına dair olan inançtır. Manastir ile ilgili tüm bilgilere vikipedi‘den ulaşabilirsiniz.
Geçenlerde manastırın resmini bir Turkcell reklamında görünce, 2003 yılında gördüğümde şaşirdigim ama güzel ülkemizde olanları düşününce çok yadırgamadığım bir kaç şey tekrar aklıma geldi.
Öncelikle yolun virajlı ve bozuk yapısı manastıra kadar ziyaretçilerin kendi araçlarıyla çıkamamasına neden oluyordu. Bundan faydalanan bölge insanımız manastıra ulaşım için servis imkanı yaratmışlardı. Ancak normal ve düşünceli gibi gözüken bu davranış araçların 1950′lerden kalmış tamamen kabak lastikli olmasından dolayı, bindiğinizde bünyenizin bir tedirginlikle kaplanmasına neden oluyordu.
Sağ salim manastıra ulaşma şansına nail olduktan sonra, yürüyerek çıktığınız merdivenlerin sonunda genellikle iki kişi ile karşılaşıyorsunuz. Bunlardan biri biletçi diğeri ise ne kadar uzun süredir orada olduğu bilinmeyen ve muhtemelen ataları manastırın ilk sahibi keşişler olan bir amcaydı. Kendisinin görevi ise manastırın henüz ziyaretçiler tarafından oyulmamış ve sevgi sözcükleri kazılmamış fresklerini korumak ve flaşlı fotoğraf çekmeye yeltenen insanların üzerine atlamaktı. Tabi tek başına bütün bunlarla maalesef başa çıkamıyordu kendisi. Örneğin 1500 yıl önce yapılmış tuvaletlerin günümüz eşekleri tarafında kullanılmasının önüne geçemiyordu. Ama çabasını takdir etmemek mümkün değildi.
Benim en ilgimi çeken ise manastırın restorasyonunun ardından (bu noktada restorasyonda esas amaçlananın orijinale uygunluk olduğuna dikkat çekmek istiyorum) 1930 larda yanan çatının yerine konmuş olmasıydı. Ancak biraz kafası çalışan birisi, 1500 yıl önce modern çatı sistemlerinin keşfedilmiş olamayacağını gözden kaçırmaz tabii ki. Maalesef bu restorasyonda atlanmış. Böylece ülkemiz dünyanın tek modern çatı sistemli manastırına sahip ülkesi durumuna gelmiş. Daha sonra öğrendim ki zaten insanımız yangından öncede o zaman için yeterince modern olan bir çatıyı manastıra uygun görmüş ve eklemişler. Yani bu son çalışma sadece bir iyileştirme olmuş.
Buna benzer bir çalışmayı bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce Efes’te görmüştüm. Orada da bir uzmanımız itinayla eski eser yaratmaktaydı. Kendisi bir tür heykeltraştı ama zannediyorum yaptıkları çok daha eski görünebilme özelliğine sahipti.

Ülkemizde bu tip tarihi eser iyileştirmelerine daha çok kaynak aktarılmasını bekliyorum. Şimdi bir Aspendos’a kapalı tribün eklenip, eski bölümede “Eski açık” adı verilse fena mı olur?

RSS beslemelerine üye olun