Bizi en iyi Lineker anlar
Gary Lineker Ingiltere’nin 80′li yıllarda ki en önemli ileri uç oyuncusuydu. Kendisinin bende ayrı bir yeri vardır. O top koştururken, ben sokakta kendisi kılığında futbol oynardım. Yani o zamanlar deli gibi futbol takip ettiğim düşünülürse bana göre dünyanın o dönemdeki en iyi oyuncusuymuş. Lineker futbol oynadığı dönemde yeteneği ve zekası ile ön plana çıkmış bir futbolcu. İyi anlaşılsın diye affınıza sığınarak söylüyorum, futbol hayatı boyunca “eşek yüküyle” gol atmış bir kişilik.
Tüm bu golleri atarken bir tane bile sarı kart görmeyen bir oyuncu. Bunlar bence futbolu ne kadar iyi bildiğini gösteriyor. Kendisinin parlak kariyerine buradan ulaşmak mümkün. Türk milleti için pek sevilmeyen bir kişilik olabilir, zira İngiltere’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı 5-0 ve 8-0′lık iki zulümde kendisi üçer gol atmıştır.
Peki Lineker’in bu futbol bilgisi ve zekası bizim ne işimize yarar? Şu işimize yarar:
Kendimizi Almanya yenilgisi ve kupadan elenmemiz konularında züğürt tipinden de olsa teselli etmeye yarar.
Gary Lineker demiş ki:
“Football is a simple game. 22 men chase a ball for 90 minutes and at the end, the Germans always win”. Yani:
“Futbol basit bir oyundur. 22 adam 90 dakika boyunca bir topu kovalar, ve sonunda hep, Almanlar kazanır.”
Sessiz Dans
Toronto’da düzenlenen bir festivalin toplanmalarından birine gidiyoruz şimdi de:
Luminato – Toronto Festival of Arts + Creativity 2008
Kısaca eğlence şu şekilde: Eğlence alanında toplanan herkes daha önce duyurulan DJ AC Slater’ın bir setini indirip taşınabilir müzik oynatıcılarına yüklüyor ve hepsi beraber kulaklıklarını takıp aynı anda müziği başlatıyorlar.
Benim duyduğum en ilginç eğlencelerden biri. Eşine rastlama ihtimalinin zaten çok düşük olmasını bir yana bırakıyorum, birilerinden böyle bir şey yapıldığını da duymadım hiç. Başka yerlerde benzer şeyler olmuş. Bana biraz yabancı sadece. Google’da “Silent Rave” diye aratınca bir çok benzeri bulunuyor.
Buradan eğlencenin bir videosuna ulaşabilirsiniz. Bu bir, iki , üç ağ alanından da fotoğrafları ve eğlence ile ilgili detaylara bakabilirsiniz.
Hakikaten çok özgün bir uygulama. Çok beğendim, aferin düşünenlere.
Öp babanın elini – Çetin Altan
Sevgili Erdinç’ten yine harika bir ülkem özeti. 3 maçtır tam da bize uygun şekilde son dakika da kurtardığımız maçlarla sevinmeye devam ediyoruz. Kendimize inancımızın artması güzel ama yine bize özgü bir alışkanlık yaratması an meselesi. Milletçe her sıkıntımızın ardından son dakikada atarız dememize çok az kaldı.
Sayın Çetin Altan’ın yazısını tantana’ya uygun bulmuş Erdinç. Çok da doğru düşünmüş. Teşekkürler.
Öp babanın elini
Özellikle nüfusun erkek kesiminde maç tutkusunun, politik sorunlarla ilgilenmeye ağır basması neden acaba? Örneğin yarın akşam Viyana’da Türkiye-Hırvat maçı başladığı sırada; Başbakan Tayyip Bey de, vatandaşlara hitap etmeye kalksa; TV izleyicilerinin ağırlığı hangi tarafta yoğunlaşır? Lamsız cimsiz biliyoruz ki, maç tarafında.
Kolay değil, tüm dünyada futbol karşılaşmalarına olan merakın; politik çatışmalara olan meraka ağır basmasını, bir analiz süzgecinden geçirmek.
Bir kez futbol maçları görsel; takımlardan hangisinin hasım kaleyi daha çok sıkıştırdığını da açık seçik görüyorsun, kimin kime gol attığını da…
Politikanın sözlü çatışmalarında ise, ne böyle bir görsellik var, ne de açık seçiklik. Kimin kime daha çok gol attığı, politik şutçuların kendi iddialarından ibaret kalıyor. Ne kalecilerin plonjonlarını görebiliyorsun, ne de ağlara takılan golleri.
Futbolun, politikaya ne zaman ağır basmaya başladığının tarihini, saptamak da kolay değil. Ne var ki o tarih, aynı zamanda evrensel bir dönüşümün tarihi. Fransız İhtilali ile başlayan “demagoglar saltanatı”nın da, yavaş yavaş miadını doldurmaya başladığının tarihi.
Böylesi bir dönüşümün anahtarını kim çevirdi, derseniz?.. Elbet de fizikçiler…
Uzay’a gönderilen uydular sayesinde futbol maçları, dünyanın her yerinden izlenebilir duruma gelmeseydi, maçlara karşı duyulan ilgi; “ulus-devlet” modelinin yereline kilitlenmiş demagogların, “saltanat kavgaları”na duyulan ilgiye ağır basabilir miydi?
Gerçi milli maçlarda sağlanan zafer, milli bir coşku duygusallığını volkanlaştırmada… Ancak böyle milli bir duygusallık; yerel politikacıların ne primini artırmakta, ne de onlara karşı ilgiyi…
Maç izleyicileri ve maçlarda tutulan takımlar; “zengin-yoksul” ayrımına göre kutuplaşmıyor. Oysa siyasal kutuplaşmaların saman altında; “mezra, köy, kasaba, taşra, kıyı mahalle, topluluk” ile “toplumlaşmış kent, çağdaşlaşmış ilçe, zengin mahalle” ayrımlarının iskeletleri yatmakta. Milli maç galibiyetlerindeki ortak coşku, temeldeki ekonomik uçurumları bütünleştirmeye yetmiyor.
Mars gezegenine inen ve Mars’ın 1 metre derinliklerinden toprak da almayı başararak, özel deposuna koyan “Ankakuşu”nun yaratıcısı fizikçiler; kim bilir hangi yeni kapıları açmakta insanlığa?
İster misiniz 100 yıl içinde, “Uzay maçları” da oynanmaya başlasın? Kimlerle kimler mi karşılaşacak diyorsunuz; Uzay’da koşabilen astronotlaşmış futbolcularla, Uzay’da da top oynayabilen robotlar…
Türkiye, onca siyasal tartışma içinde, “80 yıllık bütçe harcamalarının neden hiç şeffaflaştırılmadığını” nasıl merak etmiyorsa; fütürist fantezilere de alışık değil. Oysa “fütürizm”, eğlenceli pencerelerden taze oksijenler taşır küflenmiş beylik tatavalara.
Astronot futbolcularla uzay robotları arasında yapılacak bir “Uzay maçı”nda, acaba tüm dünya hangi takımı tutar?
Bir yanda sınır ötesi operasyonlar; bir yanda da ekmek, yaş sebze, elektrik ve akaryakıt fiyatlarına sürekli zam varken; fütürist fantezilerin anlamı mı olur?
100 yıl önce de, cep telefonlarıyla sokakta çekilen fotoğrafların, saniyede Avustralya’ya gönderilebileceğinin fantezileri yapılabilseydi; ola ki Türkiye, hâlâ daha “gelişmiş”lik payesinden bu kadar uzakta kalmazdı.
Eski zamanlarda, yetişkin bir oğlu da olan bir baba; sık sık eve yeni bir kuma getirir ve oğluna, yeni eşini göstererek:
- Öp annenin elini, dermiş.
Bir gün de oğlu, sessizce evlendiği eşini getirmiş eve ve babası kapıdan girer girmez, eşine dönüp:
- Öp babanın elini, demiş.
Babadaki şaşkınlık, eksi sürprizlerin yarattığı şaşkınlıklar için de ortak bir deyim olmuş.
Bakalım, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararlar için kimler:
- Öp babanın elini, diyecek…
Ama hepsinin ötesinde şahlanan merak, yarın akşamki maç… Moraller yüksek mi yüksek…
Kaldı ki, Levent’te ultra modern mekânlar içindeki kafeteryalar da harika; Fenerbahçe Parkı’ndaki Galatasaray Kulübü mutfağının zeytinyağlı enginarı da…
Daha ne olsun yani?
Yaşasın yasaklar, artık 1 numarayız
Devletimizin ağ alanlarını yasaklayarak iletişimi engelleme(ye çalışma) girişimleri ilk meyvelerini vermeye başladı ve halkımız internet üzerinden yasaklı ağ alanlarına erişim için sahtekarlık (bazen haklı olabiliyormuş) konusunda zirveye yerleşti.
Sevgili Onur’un dikkatini çeken bu konuyla ilgili istatistikler şöyle:
İki ağ alanının erişim istatistiklerinde üst sıralardayız. Bu alanlardan biri ktunnel.com . ktunnel.com bir ağ alanına bağlanmak için öncelikle başka bir alan üzerinden geçmenizi sağlayarak, direk erişimi engellenmiş alanlara erişiminizi sağlıyor. Şu aralar da hiç şüphesiz en çok youtube erişimi için kullanılıyor. Bu bağlantıdan ulaşabileceğiniz ktunnel.com ağ alanının istatistiklerine göre, alana en çok kullanıcı ülkemizden geliyor. Ayrıca neredeyse sadece bizim yüzümüzden alanın son dönem kullanımı bir kaç kat artmış durumda.
Şampiyonluğunu zorladığımız ikinci istatistik ise, ağ alanlarının isimlerinin çözümlenmesi sağlayan “alan adı sunucuları”ndan ülkemiz için yasaklanmış alan adlarını da çözebilen opendns.org istatistikleri. Bu bağlantıdan göreceğiniz gibi tek rakibimiz sevgili müttefiğimiz A.B.D.
Opendns.org‘da ki ikinciliği başarısızlık olarak nitelendiriyorum. Bunun için önlemlerin alınmasını ve gerekiyorsa google’a erişimin kapatılmasını yetkililerden rica ediyorum.
Yeni Nesil Oyuncak
Sevgili yeğenime almış olduğumuz yeni bir oyuncağı sizlerin huzurlarına çıkarmak istiyorum. Gerçekten cok basit olsa da, bizim zamanımızda yoktu demeye uygun nitelikte bir oyuncak. Son derece eğlenceli ve gürültücü. Kendi adıma Doruk’un oyuncakları arasında en iyisi.
Bu filmi Google Video hizmeti üzerinden sizlerle paylaşıyorum. Beni buna mecbur eden, yıllardır gün boyu televizyonlarda her türlü ahlaksızlığın gösterilmesine izin verip YouTube’u yasaklayan zihniyeti bir kez daha kınamak istiyorum.
Huzurlarınızda oldum olası sevdiğim ördeklerin bir temsilcisi.
Dans eden ördek… :
Yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye…
Filmleri ve kazandığı ödüllerle Türkiye’nin en iyisi olduğunu çoktan gösteren Nuri Bilge Ceylan son olarak Cannes’da Pazar günü “Üç Maymun” filmi ile en iyi yönetmen ödülünü kazandı. Ancak ödülünü gölgede bırakacak bir açıklama yaptı:
“Bu ödülü birisine ithaf etmek istiyorum… Yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye…”
Bu açıklamasıyla “yeteneklerini, milletlerine hizmet etme arayışları yolunda harcayanlar gibi olmak istemeyenlere” en güzel cevabı vermiş oldu.
İzleyemeyenler buradan ulaşabilir.
“Kont, Dük filan… “
Erdinç’in geçenlerde gönderdiği bir Yılmaz Özdil yazısı. Ben takip edememiştim, sağolsun Erdinç okumamı sağladı. Olağanüstü bir yazardan Kraliçe’nin Türkiye seyahatine kendince bir yorum. Yazıyı buradan aktarırken, aklıma 23 Nisan’da yazdığı başka bir yazıyı daha paylaşmak geldi. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.
Teşekkürler dostum. En çok da Romanya’lardan ilgini kesmediğin için.
Not: İçinde dolaşma şansım oldu. Dolmabahçe Sarayı’nın Beşiktaş Deniz Müzesi arkasındaki kapısı günümüzde Başbakanlık İstanbul ofisinin girişi olarak kulanılmakta.
Kont, Dük filan…
Kayseri eşrafından tornacı Hacı Ahmet Hamdi efendinin oğlu Abdullah, dün akşam, Windsor hanedanının varisi, Kral 6’ncı George’un kızı, Birleşik Krallık Hükümdarı, İngiltere Kraliçesi 2’nci Elizabeth Alexandra Mary ile birlikteydi.*
Rize Güneysulu taka kaptanı Ahmet reisin Kasımpaşalı oğlu Tayyip ise, Yunan Kralı 1’inci George’un torunu, veliaht Galler Prensi’nin babası, Greenwich Baronu ve Edinburgh Dükü, Prens Philip Mountbatten ile sohbet etti.
Atatürk işte budur.
Devrimlerine savaş açılan Mustafa Kemal, takunyalıların öve öve bitiremediği saltanatı kovmasaydı… Abdullah ile Tayyip, ofis olarak kullandıkları Dolmabahçe Sarayı’nda bahçıvan bile olamazdı! Çünkü, bahçıvanlık makamı bile babadan oğula geçiyordu.
Homongoloslar bugün hala “smokin caiz mi, değil mi” diye tartışırken, Mustafa Kemal, batı standartlarını aşan bir vizyonla, Anadolu insanının önünü açmış; tornacı çocuklarına, taka reisi çocuklarına “fırsat eşitliği” sağlamıştı.
Eminönü esnafı imam Ahmet Bey’in kızı “first lady” Hayrünnisa Gül, balkabağının faytona dönüştüğü “peri masalı”nı andıran gecede, Kraliçe’yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem…
Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere’nin Queen Elizabeth’i, dün, hayranlığını özetleyen şu kelimeleri yazdı Anafartalar Kahramanı’nın özel defterine…
“Mustafa Kemal’e saygılarımı sunmak benim için büyük onurdur.”
Microsoft Teleskop 2008

Microsoft’un ne ile ilgileneceğini bilememesinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni ürünü WorldWide Telescope. Uzay teleskoplarına çevrimiçi ulaşmanızı sağlıyor. GoogleEarth ‘ten sıkılanlara duyurulur.
Fizik 241 – İvme
İbrahim’den harika bir youtube videosu.
Roket biliminin son örneği. Ortam metronomları.
İzleyelim…
2008 Çevrimiçi günlük ödülleri
Maalesef herkesin tahminlerinin aksine bu sene ödülü ben kazanamadım, zira aday bile değildim. Ama bu hırsımın artmasına neden oldu doğrusu.Her şeye rağmen “blog” kelimesinin Türkçe’sinin “çevrimiçi günlük” olduğuna karar vermiş olmam da bir ödül sayılabilir.
2008 çevrimiçi günlük yarışması http://2008.blogodulleri.com/ adresinde yapılıyor. Siz yazıyı okurken yarışma sona ermiş olabilir. Ama eğer sizde benim gibi internette gezecek sayfa bulmakta zorlanıyorsanız, buradan aday günlüklere göz atarak eğlenebilirsiniz.
Amacım seneye final oynamak.